Ekonomi sadece enflasyon ve kurdan ibaret mi? Makroekonomiden davranışsal iktisada, yatırımcı algısından gençlerin geleceğe bakışına uzanan çok boyutlu bir değerlendirmeyle, Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu Türkiye ekonomisinin gündelik etkilerini ve geleceğe dair kritik önlemleri kendi perspektifiyle değerlendiriyor.
Son yıllarda Türkiye ekonomisinde yaşanan dalgalanmalar, yalnızca para ve mali politikaları değil; yatırımcı algısını, üretim maliyetlerini ve toplumsal güveni de tartışmaya açtı. Ekonomik göstergelerle jeopolitik ve toplumsal gelişmeler arasında sıkışan Türkiye’de istikrarı sağlamak, artık yalnızca rakamlara değil, aynı zamanda yapısal ve davranışsal faktörlere de bağlı hale geldi. Bu çerçevede, İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu ile Bilgi Üniversitesi Santral İstanbul Enerji Müzesi’nde (eski Silahtarağa Elektrik Santrali) bir araya geldik. Söyleşimizi yatırımcı perspektifinden enflasyon, kur, öngörülebilirlik ve gençlerin geleceğe bakışı gibi kritik başlıklar üzerinden gerçekleştirdik. Aslanoğlu, yalnızca mevcut ekonomik tabloyu analiz etmekle kalmadı. Aynı zamanda Türkiye ekonomisinin sürdürülebilirliği için gerekli yapısal önlemler ve davranışsal yaklaşımlar konusunda sorularımızı net bir şekilde yanıtladı.

Gentleman: Ekonomiyi rakamlarla takip ediyoruz ama günlük hayatımızda etkisini en çok nerede hissediyoruz?
Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu: Türkiye’de bugün vatandaşın ekonomiyi en net hissettiği alan hiç kuşkusuz enflasyon ve onun gündelik hayata yansıması. Bu his özellikle alışverişte, yani temel mal ve hizmet fiyatlarında çok belirgin şekilde ortaya çıkıyor. Son yıllarda bu etki daha da ayrıştı. Özellikle yeme-içme ve hizmet sektörü fiyatları, ekonomik gidişatı vatandaş açısından çok daha görünür ve hissedilir kılıyor. Ancak burada önemli bir kavramsal ayrım var. Toplumda çoğu zaman enflasyon ile hayat pahalılığı sıklıkla birbiriyle karıştırılıyor. Oysa enflasyon, fiyatların genel düzeyinin zaman içinde sürekli artış eğiliminde olması. Hayat pahalılığı ise daha kümülatif bir algıyı ifade ediyor. Bir ürünün ya da hizmetin ulaştığı fiyat seviyesinin, geçmişe ya da gelir düzeyine kıyasla sürdürülemez bir noktaya gelmesi. Bu algıyı güçlendiren temel referans noktalarından biri de yurt dışı karşılaştırmaları. Bugün Türkiye, birçok mal ve hizmette yalnızca kendi geçmişine göre değil, dünya genelinde gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında da pahalı bir ülke konumuna gelmiş durumda. Bu durum özellikle uluslararası fiyat karşılaştırması yapabilen kesimler için en somut göstergeler haline geliyor. Dolayısıyla pahalılığı iki eksende değerlendirmek gerekiyor. Birincisi, fiyatların yakın geçmişteki seyrine göre nasıl değiştiği; ikincisi ise bu fiyatların dünya ortalamalarına kıyasla hangi düzeyde olduğu. Bugün Türkiye’de hem Türk lirası bazında hem de döviz bazında pek çok mal ve hizmetin fiyatı yüksek algılanıyor. Vatandaşın ekonomiyi “hissetmesi” de tam olarak bu noktada, yani satın alma gücünün aşındığı gündelik yaşam alanlarında yoğunlaşıyor.

G.: Peki enflasyon kadar sık duyduğumuz ‘rasyonelleşme’ gündelik hayatta karşılık buluyor mu?
E.A.: Enflasyon, belirsizliği artırarak bireyleri aceleci ve savunmacı karar almaya iter. Ancak yüksek enflasyon ortamlarında bu varsayımın işleyişi ciddi biçimde zayıflıyor. Bunun temel nedeni, fiyat sinyallerinin sağlıklı çalışmaması. Fiyatların bilgi üretme fonksiyonu bozulduğunda, bir malın pahalı mı yoksa görece ucuz mu olduğunu ayırt etmek zor. Bu koşullarda bireyler kararlarını rasyonel hesaplardan ziyade beklentiler ve duygular üzerinden almaya başlıyor. ‘Gelecekte daha pahalı olacak’ düşüncesiyle ihtiyaç dışı tüketimin öne çekilmesi, yüksek enflasyon dönemlerinde sıkça gözlenen bir davranış. Artan belirsizlik, bireyleri aceleci ve savunmacı karar almaya iterken, kaybetme ya da fırsatı kaçırma kaygısı tüketim davranışını belirliyor. Bu noktada davranışsal iktisat devreye girmiş oluyor. Özellikle prestij ve lüks mallarda, tüketim kararları fiyatın kendisinden çok yarattığı algı ve duyguyla ilişkili. Ekonomik literatürde ‘prestij malları’ olarak tanımlanan bu ürünlerde, fiyatın yükselmesi talebi azaltmak yerine artırabilir. Hatta bazı lüks ürünlerde fiyat düştüğünde alıcı bulunamazken, fiyat yükseltildiğinde talep oluşması bu durumun tipik bir örneği. Dolayısıyla yüksek enflasyon ortamlarında yalnızca fiyatlar değil, bireylerin karar alma mekanizmaları da bozulur. Rasyonel davranış varsayımı yerini, beklenti ve duygu ağırlıklı tercihlere bırakır. Bu da rasyonelleşmenin, yalnızca bireysel niyetle değil, fiyat istikrarının sağlandığı bir ekonomik ortamla mümkün olabileceğini gösterir.

G.: Yatırımcı açısından en belirleyici unsur sizce ne? Kur, enflasyon, öngörülebilirlik…
E.A.: Bu unsurlar birbirinden bağımsız değil. Ancak yatırımcı açısından belirleyici olan temel değişken enflasyon. Çünkü kalıcı öngörülebilirlik, fiyat istikrarı olmadan sağlanamaz. Enflasyonun düşük ve kontrol altında olduğu bir ekonomide kur ve faiz dinamikleri daha sağlıklı çalışır. Kur üzerinden geçici istikrar sağlamak, ne enflasyonu kalıcı olarak düşürür ne de öngörülebilirliği artırır. Aksine, kurun geleceğine ilişkin belirsizlik beklentileri bozar ve yatırım kararlarını olumsuz etkiler. Bu nedenle yatırımcı için esas güven unsuru, kur seviyesinden ziyade enflasyonla mücadelede tutarlı ve sürdürülebilir bir politika çerçevesi. Enflasyonun kontrol altına alındığı bir ortamda, öngörülebilirlik kendiliğinden güçlenir.

G.: Bu ortamda yatırımcılar daha çok fırsat mı kovalıyor, yoksa temkinli mi hareket ediyor?
E.A.: Yatırımcı doğası gereği her zaman fırsat arar. Ancak bugünkü Türkiye’de bu fırsat arayışı, artan risk algısıyla birlikte değerlendiriliyor. Özellikle rekabet gücünde yaşanan kayıp, yatırımcı açısından belirleyici bir unsur haline gelmiş durumda. Türkiye’nin pahalı bir üretim ülkesi haline gelmesi hem üreticiyi hem de yatırımcıyı zorlayan temel faktörlerden. Geçmişte Türkiye, yat ve gemi üretimi gibi müşteri odaklı, ‘terzi usulü’ üretim yapılan alanlarda oldukça rekabetçiydi. Talebe göre üretim esnekliği ve kalite avantajı sayesinde uluslararası pazarlarda güçlü bir konuma sahipti. Ancak son dönemde yaşanan maliyet artışları bu avantajı önemli ölçüde aşındırdı. Bugün yaklaşık 1 milyon dolara satılması gereken bir ürünün Türkiye’de 1,5–2 milyon dolar seviyelerine çıkması, fiyat rekabetini ciddi biçimde zayıflatıyor ve İspanya ya da Norveç gibi rakip ülkeler karşısında dezavantaj yaratıyor. Bu maliyet baskısının arkasında iş gücü, lojistik, kira ve vergi kalemlerindeki artışlar ile hayat pahalılığı nedeniyle yükselen ücretler bulunuyor. Buna karşılık Hindistan, Vietnam, Bangladeş ve Mısır gibi ülkelerin çok daha düşük maliyetlerle üretim yapabilmesi, Türkiye’nin rekabet gücünü daha da zorluyor. Dolayısıyla bugün yatırımcı açısından mesele yalnızca fırsat kovalamak değil; mevcut maliyet yapısı içinde bu yatırımların sürdürülebilir olup olmadığı. Bu tablo, yatırım kararlarının daha temkinli ve seçici alınmasına yol açıyor.

G.: Bu durumu tersine çevirmek mümkün mü sizce?
E.A.: Bu sürecin düzelmesi elbette mümkün. Ancak kısa vadede gerçekleşmesini beklemek gerçekçi değil. Buna karşın, doğru politika çerçevesiyle çok uzun yıllar alacak bir süreçten de söz etmiyoruz. Temel koşul, enflasyonu kalıcı biçimde düşürmeyi hedefleyen tutarlı bir ekonomi politikasına geçilmesi. Sıkı para politikası, mali disiplin ve yapısal reformların birlikte uygulanması gerekir. Aynı zamanda belirli bir süre için büyüme–enflasyon tercihinde, büyümeden kontrollü biçimde feragat edilmesi gerekir. Bu geçici tercih, fiyat istikrarının yeniden tesis edilmesi açısından kritik önemde. Enflasyonun düşmesi ve doğru sinyallerin verilmesiyle Türkiye’nin pahalı bir ekonomi algısı zayıflar. Bu durum rekabet gücünü artırarak hem sermayenin hem de nitelikli iş gücünün ülkede kalmasına katkı sağlar. Sürecin kalıcı olabilmesi için ise öngörülebilirliğin güçlenmesi temel koşul.
G.: Peki, orta sınıf bu tabloda nasıl bir konumda sizce?
E.A.: Orta sınıf tamamen yok olmasa da ciddi şekilde küçülüyor ve zorlanıyor. Türkiye’nin kronik enflasyonu, özellikle son dönemde artan enflasyon, gelir dağılımı sorunlarını derinleştiriyor. Enflasyon, orta sınıfın satın alma gücünü azaltıyor ve gelirleri alt gruba doğru kaydırıyor. Bu nedenle orta sınıf, ekonomik ve sosyal anlamda daha hassas ve kırılgan bir konumda bulunuyor.

G.: Peki, önümüzdeki dönemde ekonominin en çok hangi konularla gündeme gelmesini bekliyorsunuz?
E.A.: Yalnızca ekonomik başlıkların değil, ekonomi dışı gelişmelerin de çok daha belirleyici olacağı bir sürece giriyoruz. Jeopolitik riskler, siyasi gelişmeler ve bölgesel çatışmalar hem küresel hem de Türkiye ekonomisi açısından temel gündem maddeleri olmaya devam edecek. Özellikle Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada İran, İsrail, Ukrayna ve Rusya ekseninde yaşanan gelişmelerin ekonomik etkileri daha yakından hissedilecek. Dünya genelinde ise daha yapısal bir dönüşüm süreci yaşanıyor. Sıklıkla “büyük dönüşüm” olarak tanımlanan ve küresel düzenin yeniden şekillenmesini ifade eden bu süreç, ekonomik ve politik dengeleri köklü biçimde değiştiriyor. Bu dönüşümün merkezinde Amerika ile Çin arasındaki hegemonya mücadelesi yer alıyor. Bu rekabet yalnızca ticaret üzerinden değil; teknolojiye erişim, üretim zincirleri, finansal sistemler ve askeri kapasite üzerinden de yürütülüyor. Sonuç olarak önümüzdeki dönemde, jeopolitik gelişmelerin ekonomik karar alma süreçlerini daha fazla belirlediği, ekonomi ile siyaset arasındaki sınırların giderek silikleştiği ve küresel düzenin yeniden tanımlandığı bir dönem konuşulacak.
G.: Akademisyen kimliğinizle de öğrencilerle yakın temas halindesiniz. Gençlerin bugün ve geleceğe bakışlarını nasıl görüyorsunuz?
E.A.: Elbette, gençlerde de toplumdaki iniş çıkışlar gözlemleniyor. Gençlik doğası gereği her zaman umutlular. Çok uzun yıllardır eğitim veriyorum. Öğrencilerle yazılı, sözlü ve çeşitli iletişim kanalları üzerinden etkileşimde bulunarak gözlemledim. Eğitim sistemimiz, gençleri yeteneklerine uygun biçimde yönlendirmekte yetersiz kalıyor. Türkiye’de çok sayıda üniversite ve öğrenci bulunmasına rağmen, birçok öğrenci ilgi ve yetenek alanlarının dışında bölümlerde eğitim görüyor. Bu durum, hem bireysel motivasyonu hem de toplumsal faydayı sınırlıyor. Örneğin, müzisyen veya marangoz olmak isteyen bir öğrenci iktisat gibi yetenek alanıyla uyumsuz bir bölümde eğitim alıyorsa, akademik performansını yalnızca notları üzerinden değerlendirmek yanıltıcı olur. Bu yaklaşım, öğrencinin potansiyelini doğru şekilde ortaya koymasını engelliyor. Ancak, gençler ilgi ve yetenek alanlarına uygun bir eğitim aldığında çok daha verimli olurlar. Bizim gençleri ortaokul sonrası, ilk sekiz yılın ardından, yetenek ve ilgi alanlarına göre yönlendirip mesleki eğitime veya üniversiteye hazırlamamız gerekli. Bu yaklaşım, öğrencilerin motivasyonunu artıracak ve onları daha umutlu, enerjik ve üretken kılacak. Gençlerin doğal enerjisi her zaman mevcut; doğru yönlendirme ile bu enerji, hem bireysel potansiyellerini hem de toplumsal katkılarını maksimize edecek bir ortamda değerlendirilebilir.
G.: Peki, son zamanlarda hangi mesleklere yönelim oluyor?
E.A.: Gençlerin meslek tercihleri tarihsel ve toplumsal bağlamla yakından ilişkili. Yaklaşık 30–40 yıl önce doktorluk veya kamu hizmeti gibi meslekler ön plandayken, günümüzde teknoloji ve mühendislik alanları gençlerin ilgisini daha çok çekiyor. Bunun temel nedeni, bu alanların gençlerin yetenekleri ve ilgileriyle daha uyumlu olması. Meslek tercihleri dönemsel değişiklikler göstermekle birlikte, hizmet sektörleri, finans ve eğitim gibi alanlar da ilgi görebiliyor. Ancak bu sektörlerde rekabet yoğun ve bireyin donanımı kritik öneme sahip. Spor, sanat veya gastronomi gibi alanlarda başarılı olmak mümkün olsa da, mevcut eğitim sistemi bu yetenekleri yeterince yönlendiremiyor. Ayrıca gençler, popüler ve potansiyel olarak gelir sağlayabilecek alanlara yönelme eğiliminde. Bu durum, özellikle özgürlük ve mesai kavramlarına mesafeli bir kuşakta daha belirgin. Dolayısıyla meslek tercihleri, bireysel ilgi ve yeteneklerin yanı sıra ekonomik beklentiler ve toplumsal koşullar tarafından da şekilleniyor.
G.: Küresel ekonomiyi anlamak için hangi ülkeleri izlemek gerekir?
E.A.: Ekonomiyi takip etmek açısından, belirli bir düzen ve istikrarın hakim olduğu Kuzey Avrupa ülkeleri dikkat çekici bir örnek teşkil ediyor. Bu ülkelerde ekonomik kaygılar görece düşük ve kurallar, hem devlet hem de toplum düzeyinde etkili biçimde uygulanıyor. Bu bağlamda, Japonya da disiplin, çalışma kültürü ve bireysel mutluluk açısından önemli dersler sunuyor. Ayrıca Avrupa’nın tarihi ve kültürel yakınlığı, kıta ekonomilerini anlamayı Türkiye bağlamında daha anlamlı kılıyor. Bununla birlikte, Latin Amerika ekonomileri ve tarihi de farklı perspektifler sunarak ekonomik ve toplumsal dinamikleri anlamada değerli çıkarımlar sağlıyor. Bu nedenle hem Kuzey Avrupa hem Japonya hem de Latin Amerika ekonomilerini takip etmek, öğrenciler ve araştırmacılar için önemli bir öğrenme alanı oluşturuyor.
G.: Son olarak yapay zekanın ekonomiyi nasıl şekillendireceğini düşünüyorsunuz?
E.A.: Ekonomiyi ve iş gücü piyasalarını giderek daha fazla etkileyecek. Yaklaşık 20 yıl önce üniversitelerde ders olarak ele alınmasına rağmen, uygulama ve talep açısından etkisi oldukça sınırlıydı. Ancak bugün biyoteknoloji, robotik ve ticaret gibi alanlarla birleşerek çok daha belirgin ve hızlı bir etki yaratmakta. Temel nedenlerinden biri, iş gücü piyasasındaki demografik değişimler. 1946–1964 doğumlu ‘baby boomer’ kuşağı, uzun yıllar sistemin omurgasını oluşturan, deneyimli ve yüksek gelir grubuna ulaşmış bir nesil. Buna karşılık Z kuşağı ise daha esnek, hibrit ve ilgi alanlarına uygun çalışma modellerini tercih ediyor. Sevdiği işlerde daha verimli olan bu kuşak, ilgisini çekmeyen işler karşısında performans düşüklüğü gösterebiliyor. Bence kötü niyetli bir talepleri yok; ancak ülkemizde genellikle memnuniyetsiz görünüyorlar. Ayrıca, daha iyi fırsatlar bulduklarında tereddütsüz yeni pozisyonlara geçiyorlar. Bu durum ise işveren açısından bazı zorluklar yaratıyor. Nitelikli eleman bulmak giderek zor ve maliyetli hâle geliyor. İşveren her türlü koşulu sağlasa da, işten ayrılma riski devam ediyor.
G.: Bu noktada yapay zekâ ve teknoloji, iş dünyasında hangi rolü oynuyor?
E.A.: İşte bu noktada, teknoloji ve yapay zekâ çözümleri devreye girmeye başlıyor. İnsan 24 saat çalışamıyor, işten ayrılabiliyor ve güvenilirliği değişken olabiliyor. Büyük firmalar için bu durum, yapay zekâyı dönüşümün ana nedeni hâline getiriyor. Ancak bu sefer teknoloji, doğrudan istihdama etki ettiği için gelecekte işsizlik tehdidini artırıyor. Öte yandan yapay zekâ her şeyi ikame edemiyor. İnsan emeğinde bulunan manuel yetenekler, duygusal algı ve farklı beceriler hâlen teknolojiyle tam olarak değiştirilemiyor. Bu nedenle kritik olan, yapay zekâyı geliştirmekten ziyade, mevcut sistemlerle verimli ve etkin biçimde kullanabilmek. Doğru uygulandığında, teknoloji hem üretim süreçlerini optimize ediyor hem de ekonomik olarak önemli katma değer sağlıyor.

