Dr. Hüseyin Bozkurt’un hikâyesi yalnızca bir iş insanının başarı öyküsü değil; Türkiye’de özel sağlık sektörünün dönüşümünün de özeti niteliğinde. Pandemi döneminde verilen sınavdan, yapay zekâ destekli tıbbın geleceğine; Longevity merkezlerinden eğitim yatırımlarına kadar geniş bir perspektifle konuştuğumuz bozkurt, “Sağlık insanın hayatına, eğitim ise geleceğine dokunur” diyerek anlattığı sağlık ve eğitim vizyonunu paylaşıyor.
34 yıl önce temelleri atılan bir hastane, bugün 150’ye yakın ülkeden hastaya hizmet veren küresel bir sağlık sistemine dönüştü. Bugün bu yapı, insan hayatının her aşamasına kalıcı şekilde dokunan bir vizyonla yalnızca sağlık alanında değil, eğitimde de güçlü bir misyon üstleniyor. Medicana Sağlık Grubu’nun yanı sıra bu vizyonu tamamlayan MBA Okulları ve Fenerbahçe Üniversitesi’ni de bünyesinde barındıran Medicana Grup Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hüseyin Bozkurt ile Medicana Zincirlikuyu Hastanesi’nde bir araya gelerek sağlıkta teknolojik dönüşümden longevity yatırımlarına, eğitim stratejisinden spor sponsorluğuna uzanan çok katmanlı liderlik anlayışını masaya yatırdık…

Gentleman: Hüseyin Bey, sohbetimize sizi tanıyarak başlayalım; Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?
Hüseyin Bozkurt: İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi mezunuyum. Mezuniyetimin hemen ardından askerlik görevimi tamamladım ve sonrasında mesleğe kendi muayenehanemi açarak adım attım. Bu sürecin ilk beş yılı aktif diş hekimliği yaparak geçti. Sonraki yaklaşık otuz beş yılımı ise yönetici, işveren ve sağlık yatırımlarının içinde, hastane yapılanmasının merkezinde geçirdim ve hâlâ aynı sorumluluğu sürdürüyorum. Otuz beş yıllık hastane serüvenimizden önce yaklaşık 5 yıllık muayenehane hekimliği tecrübem var. Aynı zamanda eski adıyla Ömür Kliniği’nde gece hekimlik yapıp nöbet tuttum. Dolayısıyla oldukça yoğun ve üretken bir meslek hayatı yaşadım. Sağlık sektörünün doğası gereği zaman zaman günün tamamına yayılan, kesintisiz bir çalışma temposu içinde bulunduğum dönemler oldu. 1992 yılında hekim arkadaşlarımla ilk özel hastanemi kurdum. Bu yıl meslekte yaklaşık kırkıncı yılımı geride bırakıyorum… Aslında hekimlik öncesinde mimarlık fakültesini kazanmıştım ve yaklaşık altı ay bu alanda eğitim aldım. Mimarlığın son derece disiplinli, güçlü matematik ve teknik altyapı gerektiren bir alan olduğunu o süreçte net biçimde gördüm. Ailemde hekimlik geleneği vardı; ağabeyim doktordu. Sağlık alanına zaten aşinaydım. O dönemki bakış açımla diş hekimliğini daha pratik bir yol olarak değerlendirmiştim; mezun olur olmaz muayenehane açabilme imkânı vardı. Ancak bugün geriye dönüp baktığımda bunun hayatım adına en doğru karar olduğunu düşünüyorum. Mesleğimden ve inşa ettiğimiz yapıdan büyük bir memnuniyet duyuyorum.

G: Peki diş hekimliği ile başladığınız kariyerinizde kısa süre içerisinde yönetici pozisyonuna geçtiniz. Bu aradaki süreçte nasıl bir kırılma anı oldu ve bugün yaklaşık 35 yıllık çok uluslu bir sağlık sisteminin kurucusu oldunuz?
H.B.: Askerden döndüğümde bir klinikte gece nöbetleri tutuyordum; yani aktif olarak gece hekimliği yapıyordum. Aynı zamanda başka bir yerde ortak muayenehanem de vardı. Nöbet tuttuğum yer Bahçelievler’deki Ömür Kliniğiydi. O yapı daha sonra yıkılıp yeniden hastaneye dönüştüğünde ben de kurucu ortaklarından biri oldum. O dönemi bilenler hatırlar; özel hastaneler bugünkü gibi büyük sermaye yapılarıyla değil, hekimlerin kendi aralarında bir araya getirdiği küçük birikimlerle kurulurdu. Herkes muayenehanesinden kazandığını ortaya koyar; kimi altınını bozar, kimi birikimini getirir, derken ortak bir yapı oluşurdu. Ancak bu süreçte organizasyonu yürüten arkadaşımız ortaklık yapısını çok fazla genişletmişti. Yüz kişi olması gereken ortak sayısı neredeyse bine ulaştı. Doğal olarak ciddi bir belirsizlik ve kaygı ortamı oluştu. Çünkü herkesin tüm sermayesi oradaydı. Bu noktada birkaç doktor arkadaşımla sorumluluk alıp “Bu işi daha sağlıklı bir şekilde biz üstlenelim” dedim. Bir yıl sonra Beşyüzevler’ de küçük bir apartman bulduk ve o binayı hastaneye dönüştürdük. O dönemki adımız Hayat Hastanesi’ydi. Bizim için asıl kırılma anı da budur. Ondan sonra yolculuğumuz istikrarlı bir şekilde büyüyerek devam etti.
G: Bugün yalnızca sağlık değil, istihdam ve etki modeli açısından da önemli bir yapı oldunuz. Medicana’yı yatırım gözüyle nasıl tanımlarsınız?
H.B.: Medicana’yı yalnızca kendi ölçeği içinde değil, Türkiye’de özel sağlık sektörünün geçirdiği dönüşüm çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Özel sağlık sektörü başlangıçta hekimlerin bireysel birikimleri ve emekleriyle şekillenen bir yapıydı. Bugün ise ulusal ve uluslararası sermaye gerektiren, yüksek teknolojiyle çalışan, ciddi organizasyonel kapasite isteyen büyük ölçekli işletmelere dönüşmüş durumda. Medicana Grubu bünyesinde bugün yaklaşık 15 bin kişilik bir istihdam yapısı bulunuyor. Türkiye artık dünyanın birçok ülkesinden hasta kabul eden, ileri tıbbi uygulamaların neredeyse tamamını gerçekleştirebilen hekim kalitesi çok güçlü bir sağlık altyapısına sahip. Medicana Grubu da bu yapının öncü kurumlarından biri olarak konumlanıyor.

G: Önümüzdeki 5 yılda Medicana nasıl bir yol izleyecek?
H.B.: Sağlık sektörü son derece dinamik bir alan. Teknoloji geliştikçe sektör de doğal olarak farklı bir boyuta taşınıyor. Bu değişimi yakından takip eden herkes sağlık hizmetine bakışın son yıllarda ciddi biçimde dönüştüğünü görebilir. Biz apartmandan dönüştürülmüş bir hastaneyle başladık; o dönem ikinci el cihazlarla çalışıyorduk. Bugün geldiğimiz noktada ise dünyada üretilen en yeni teknolojiler çok kısa süre içinde Türkiye’de kullanılabiliyor. Türkiye bu alanda teknolojiyi hızla adapte eden bir ülke ve bunun karşılığını da aldı. Bugün birçok hastanemiz yalnızca tıbbi kapasitesiyle değil, sunduğu konforla da uluslararası standartlarda hizmet veriyor. Türkiye’de inşa edilen son model bir hastaneyi Houston’a, Boston’a, Londra’ya ya da Paris’e götürdüğünüzde, rahatlıkla önde gelen merkezler arasında yer alabilecek seviyededir. Hekim kalitesi, güçlü teknoloji parkuru, en güncel tedavi yöntemleri, hastanede sağlanan otel konforu ve elbette Türk misafirperverliği verdiğiniz sağlık hizmetini ve Türk sağlık sistemini en ön sıralara çıkartıyor. Türkiye sağlık sektörü çevre ülkelerin önemli ölçüde önünde konumlanmış durumda. Nitekim bugün yaklaşık 150 ülkeden hasta kabul ediyoruz ve bu hastalar yüksek kaliteye erişilebilir maliyetlerle ulaşabiliyor. Önümüzdeki dönemde ise yapay zekâ ve ileri teknoloji çok daha belirleyici olacak. Özellikle tanı süreçlerinde veri temelli sistemlerin etkinliği artacak. Radyolojik görüntüler milyonlarca veri üzerinden analiz edilebilecek. Belki de birçok hasta, doktora gitmeden önce kendi sağlık verilerine daha hızlı erişebilecek. Robotik cerrahinin ve dijital sistemlerin daha yaygın olduğu bir döneme doğru ilerliyoruz. Önümüzdeki 10 yılın, bugünden çok daha farklı bir sağlık ekosistemi ortaya çıkaracağını düşünüyorum.

G: Hekim ve teknoloji ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
H.B.: Yaklaşık 5-6 yıl önce tüm dünya pandemi sürecini yaşadı. Birçok gelişmiş ülkelerin ciddi zorluklarla karşılaştığı bu dönemde Türkiye sağlık sistemi önemli bir sınav verdi. Ve sınavı çok başarılı geçti. Türkiye’de tedavi olmayan, hasta yatağı bulamayan, sokakta kalan tek bir hasta olmadı. İnsanlar doktoruna, yoğun bakımına ve tedavisine erişebildi. Doktorlarımız, sağlık çalışanlarımız iyileştirebilmek için hayatlarını kaybetti. Bu emek, bu çaba asla unutulamaz. Bu süreçte altyapımızın gücü ve sağlık çalışanlarımızın özverisi asla unutulamaz ve yadsınamaz. Fakat diğer ülkeler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İnsanlar bırakın yoğun bakım gibi bir hizmet almayı poliklinik hizmeti bile alamadığı dünyanın önde gelen ülkelerinin veremediği sınavları gördük. Hekim ve teknoloji ilişkisine gelince; teknoloji bizim en önemli destek unsurumuz. Ancak sağlık hizmetinin merkezinde her zaman insan var. Tedavinin önemli bir bölümü hastayla kurulan güven ilişkisine dayanır. En ileri cihazlara sahip olabilirsiniz, en güncel sistemleri kullanabilirsiniz; fakat hastayla doğru iletişim kuramıyorsanız başarı sürdürülebilir olmaz. Göz teması, hastanın duygusunu anlayabilmek… Teknolojiyi çok iyi kullanıyoruz ama işin başında insan var. Örnek veriyorum; siz muhteşem bir doktorsunuzdur, son teknoloji akıllı cihazları kullanıyorsunuzdur ama hastayla iletişim kurma, hastanın hislerini anlayıp, empati kuramıyorsanız siz başarılı olamazsınız. Bunlar hâlâ tıbbın temel unsurları. Biz teknolojiyi son derece etkin kullanıyoruz ve Türkiye bu konuda dünyadaki en ileri sistemlere hızla erişebilen bir ülke. Ancak tüm bu teknolojik gücün anlam kazanması, hekimle hasta arasındaki insani bağla mümkün oluyor. Bu nedenle hekimlerin rolü hiçbir zaman ikinci planda kalmayacak.
G: Hekim kimliğinizin yanında sizlerin aynı zamanda bir eğitimci olduğunuzu da biliyoruz. Fenerbahçe Üniversitesi’nde Mütevelli Heyet Başkanı olarak görev alıyorsunuz. Sağlık ve eğitim gibi iki kritik alanda aktif roller olan biri olarak bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

H.B.: Sağlık ve eğitim benim için her zaman mukaddes iki sektör. Biri insanın hayatına, diğeri geleceğine doğrudan dokunur. Bu nedenle her ikisini de yalnızca bir sektör olarak değil, toplumsal bir sorumluluk alanı olarak görüyorum.Üniversitedeki temel hedefimiz nitelikli bireyler yetiştirmek. Yalnızca diploma sahibi değil; ülkesine, ailesine ve topluma değer üreten, dünyayı takip eden, özgüveni yüksek ve donanımlı mezunlar vermek istiyoruz. Bilimsel üretimi olan, uluslararası gelişmeleri yakından izleyen bir üniversite yapısını inşa etmeye çalışıyoruz. Eğitime kademeli ve sürekliliği olan bir süreç olarak bakıyorum. Fenerbahçe Üniversitesi lisans düzeyinde bu vizyonu taşırken, kurucusu olduğum MBA Okulları daha erken yaşlardan itibaren bu temeli oluşturan bir yapı sunuyor. Benim yaklaşımım şu: Bir kişinin kariyeri ve profesyonel kimliği, aldığı eğitimin niteliğiyle doğrudan ilişkilidir. Bugün okullarımızda yetişen çocuklar sadece doktor, öğretmen, mühendis, avukat olmak için değil, hayat yollarında hangi mesleği seçerlerse seçsinler en iyisi olmaları için yetiştiriliyor.Örneğin basketbol’da oynayan iyi bir sporcu olacaksa, sanatın bir dalıyla uğraşacaksa ona meslek hayatlarındaki tüm yolları açıyor ve o yolda en iyisi olması için her türlü bilgi birikim ve emeği veriyoruz. MBA Okullarında da Fenerbahçe Üniversitesinde de aynı eğitim öğretim politikasını uyguluyoruz.
Bunu zaman zaman somut bir örnekle anlatıyorum; insan önce Medicana’da doğuyor, sonra öğrencilik yaşına geldiğinde MBA Okulları’nda anaokulundan lise eğitimine kadar ilerleyip ardından Fenerbahçe Üniversitesi’nde lisans eğitimini tamamlayabilir. Mezuniyet sonrasında da Medicana Grubu bünyesinde profesyonel hayatına adım atabilir. Bugün Medicana’da görev yapan, eğitim yolculuğunu MBA Okulları ve Fenerbahçe Üniversitesi’nde tamamlamış genç sağlık profesyonellerimizin bulunması da bu vizyonun sahadaki karşılığıdır.
G: Bahsettiğiniz gibi aynı zamanda yatırımcısı olduğunuz bir diğer sektör eğitim. Peki, MBA okulları bugün sektöründe nasıl bir konumda? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
H.B.: MBA Okulları bugün 24 şehirde 34 kampüse ulaşmış durumda. Yaklaşık 20 bine yakın öğrencimiz var. 2026-2027 eğitim yılı itibarıyla kampüs sayımızın 40’a çıkmasını öngörüyoruz. Uzun vadeli hedefimiz ise 100 kampüse ulaşmak.Buradaki amacımız yalnızca büyümek değil, eğitim sektöründe güçlü ve örnek bir model ortaya koyabilmek. Akademik başarının yanı sıra özgüveni yüksek, sosyal yönü gelişmiş, kendini ifade edebilen bireyler yetiştirmeyi önemsiyoruz. Başarıyı yalnızca matematik ya da edebiyat gibi alanlarla sınırlı görmüyoruz. Müziğiyle, sanatıyla, farklı yetenekleriyle öne çıkan öğrencilerin de aynı ölçüde başarılı olabileceğini biliyoruz. Bu nedenle sadece akademisyen değil, sanatçı ve yaratıcı bireyler yetiştirmek de hedeflerimiz arasında. Sadece matematiği, edebiyatı iyi olan değil müziği de iyi olan, resmi de iyi olan öğrenciler başarılı olabilir. Biz sanatçı da yetiştirmek istiyoruz. Her çocuğun bir alanda en iyisi olabileceğine inanıyoruz. Her çocuğun mutlaka bir alanda parlayabileceğine inanıyoruz ve bu konuda ciddi bir tecrübeye sahibiz. Dünyaya açık, gittiği her yerde kendini ve ülkesini temsil edebilecek birikime sahip, özgüvenli bireyler yetiştirmek istiyoruz. En temel önceliğimiz ise topluma değer katan, nitelikli nesiller ve her şeyden önemlisi iyi insanlar yetiştirebilmek.
G: Sağlık sektörüne geri dönecek olursak, bugün öne çıkan bir diğer konu ise “longevity”. Bildiğimiz kadarıyla Medicana bu alanda çok önemli yatırımlar yapıyor. Bunlardan en önemlisi de Medicana Zincirlikuyu Hastanesi diyebiliriz. Bu alanda ne gibi yatırımlar yapıyorsunuz?
H.B.: Zincirlikuyu Hastanemizde bir katı tamamen longevity alanına ayırarak kapsamlı bir merkez oluşturduk. Bu alanda oldukça güçlü bir yapılanma hedefliyoruz. Türkiye’nin önde gelen merkezlerinden biri olacağına inanıyoruz ve yakın zamanda hizmete açılacak. Merkezin başında da kamuoyunun yakından tanıdığı, alanında çok değerli bir hocamız yer alacak. Biliyorsunuz, sağlık anlayışı artık yalnızca hastalık tedavisine değil, hastalık ortaya çıkmadan önce önlem almaya doğru evriliyor. Buradaki amaç sadece yaşam süresini uzatmak değil, yaşam kalitesini artırmak. Yoğun bakıma gelmeden, ameliyat gerektirmeden, kriz noktalarına ulaşmadan koruyucu ve önleyici bir yaklaşım sunmak istiyoruz. Biz bunu aynı zamanda hastanın konforunu ve bütüncül sağlığını merkeze alan yeni bir yatırım alanı olarak değerlendiriyoruz. Longevity, tıbbın giderek önem kazanan farklı bir boyutu.
G: Konfor demişken, kendi konforunuz nasıl ve nelerden oluşuyor?
H.B.: Açıkçası bir iş insanı için en büyük konfor, yaptığı iştir. İşimi yapmak, en iyisi için durmadan çabalamak benim en büyük motivasyonum. Elbette ben de zaman zaman tatile çıkarım; tekneyle gezerim. Bunların hayatın dengesi açısından önemli olduğuna inanıyorum. Ancak bir iş insanının en mutlu olduğu an, işinin içinde olduğu zamandır. İşimi büyütmekten ve geliştirmekten büyük bir tatmin duyuyorum. Üstelik bizim işimiz sağlık. İnsanlara dokunmak, hayat kurtarmak çok güçlü bir manevi karşılık taşıyor. Allah bir daha yaşatmasın, 1999 depreminde bizzat yüzlerce hastayı kucağımda taşıdım. Bunlar küçük yaralanmalar değil, ağır travmalar yaşayan hastalardı.
Hep anlattığım bir hikâye vardır… Bir çocuk getirdiler, muayene ettik. Çocuk şaşırtıcı biçimde çok sağlıklıydı, hiçbir şeyi yoktu. Sonra öğrendik ki çocuğun kimsesi kalmamıştı. Anne ve babası, onu korumak için üzerine kapanmış… Bu yüzden çocukta en ufak bir ezik bile yoktu. O çocuğu hâlâ unutamam. Zaman zaman nerede olduğunu, nasıl bir hayat sürdüğünü merak ederim. Uzun lafın kısası; insanların hayatlarına tanıklık etmek, acılarını ve mutluluklarını paylaşmak bu mesleğin hem yükü hem de en büyük anlamı. İnsanlara dokunabilmek benim için hayatın en büyük mutluluğu.
G: Peki spor konusunda bir ilginiz var mı? Takip ettiğiniz bir branş?
H.B.: Evet, sporla güçlü bir bağım var. Eskiden yapardım ama şimdi daha çok izleyen ve sporun içinde aktif rol olan taraftayım. Fenerbahçe’ye büyük bir tutku ve aidiyetle bağlıyım. Geçtiğimiz yıl kulübün Yönetim Kurulu Üyesiydim. Bugün ise Fenerbahçe Üniversitesi bünyesinde çalışmalarımı sürdürüyorum. Şimdi üniversitede ve MBA okullarımızda okuyan gençlerin sporla ilgilenmesi için çok ciddi programlar geliştiriyoruz. Çünkü sporun yalnızca fiziksel bir faaliyet değil, aynı zamanda karakter ve disiplin gelişimi açısından da önemli bir alan olduğuna inanıyorum. Bugün sporla ilgilenen bunu disiplin haline getiren çocukların gelecekte son derece başarılı ve topluma faydalı bir nesil olacağına inancım tam.
G: Fenerbahçe ile ilgili ne söylemek istersiniz? Sizce bu sene şampiyon olabilecek mi?
H.B.: Açıkçası spor kulüplerinde seçim süreçlerinin bu kadar sık yaşanmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Bu tür dönemler ister istemez sporcuların odağını da etkiliyor. Sadece futbolda değil, voleybol ve basketbol gibi diğer branşlarda da aynı durum geçerli. Örneğin bir önceki seçimin gerçekleştiği ve yeni yönetimin göreve geldiği gün Fenerbahçe’nin Kasımpaşa ile önemli bir maçı vardı. Seçim sürecindeki belirsizlik o gün sahadaki konsantrasyonu da etkiledi. Maç beraberlikle sonuçlandı ve belki de o gün kaybedilen iki puan şampiyonluk yarışında belirleyici oldu. Bir önceki dönemin yönetim kurulu elinden gelen tüm çabayı gösterdi. Yeni yönetimin en kısa sürede şampiyonluk hedefine ulaşmasını gönülden arzu ediyor, canı gönülden bekliyor, destekliyorum.
G: Koyu bir Fenerbahçeli olmanızın yanında Medicana olarak diğer kulüplerle iş birliği noktasında nasıl ilerliyorsunuz?
H.B.: Medicana olarak bulunduğumuz her şehirde, o şehrin spor kulüpleriyle iş birliği içinde olmayı önemsiyoruz. Sporun ve sporcunun desteklenmesini yalnızca sponsorluk değil, aynı zamanda kurumsal bir sorumluluk alanı olarak görüyoruz.
İzmir’de Göztepe, Karşıyaka ve Arkas gibi kulüplerin sponsorluğunu üstleniyoruz. Bursaspor’a, Sivas’a, Konya’ya destek veriyoruz. Hatta bir dönem Sivas’ta isim sponsorluğu yaparak “Sivas Medicana” adıyla bu iş birliğini daha ileri bir noktaya taşımıştık.
Genel olarak faaliyet gösterdiğimiz illerde, o bölgenin spor kültürüne katkı sunmaya çalışıyoruz. Elbette bu destekler dönemsel ihtiyaçlara göre şekillenebiliyor. Bugün itibarıyla yaklaşık 17 spor kulübünün sponsorluğunu sürdürüyoruz ve sporun her branşında sporcunun yanında olmaya özen gösteriyoruz. Türkiye Milli Takımları, Türkiye Basketbol Süper Ligi, Futbol Süper Ligi, Voleybol Sultanlar ve Efeler Ligi başta olmak üzere bu liglerde bulunan birçok kulübün yanı sıra farklı branş ve uluslararası şampiyonalarda ülkemizi temsil eden sporculara uzun yıllardır sponsor olarak destek veriyoruz.

