Türkiye mimarisinin köklü mirası ile hızla değişen kent gerçekliği arasında nasıl bir denge kurulabilir? Serkan Ennaç, ‘Mimarlık yalnızca yapılarla sınırlı değil’ diyerek geçmişin mirası ile geleceğin zorunluluklarını yeniden okuyor.
Türkiye mimarisi, Osmanlı’nın sivil yapı geleneğinden Cumhuriyet’in modernleşme hamlelerine, 1950 sonrası apartmanlaşmadan günümüzün yoğun kentleşme sürecine uzanan çok katmanlı bir birikimi temsil ediyor. Her dönem, kendi toplumsal ve ekonomik koşulları içinde mekân üretimini yeniden tanımlarken; bugün mimarlık, estetik olduğu kadar hafıza ve sürdürülebilirlik ekseninde de tartışılıyor.

Tam da bu noktada, İstanbul’u yalnızca bir kent olarak değil, katmanlı bir hafıza alanı olarak okuyan bir mimar karşımıza çıkıyor. Geçmişi romantik bir özleme hapsetmeden; bugünü tüm gerçekliğiyle kabul eden ve geleceği sorumluluk bilinciyle tartışan bir perspektife sahip. Türkiye mimarisinden bugüne uzanan anlatısında, “eskiye özlem” ile çağın üretim zorunlulukları arasındaki hassas dengeyi ele alıyor; nostaljiyi değil, bilinçli bir hafıza okumasını öneriyor. Birçoğumuzun yakından takip ettiği @turkiyemimarisi sosyal medya hesabının kurucusu ve yöneticisi; mimar ve hikâye anlatıcısı Serkan Ennaç ile Maçka Sanat Galerisi’nde bir araya geldik. Keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Gentleman: Geleneksel mimarlık pratiğinden dijital platformlara uzanan yolculuğunuzda, sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?
Serkan Ennaç: 1979 yılında İstanbul’da doğdum. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldum. Ardından aynı üniversitede yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Mimarlık pratiğinin farklı ölçek ve disiplinlerinde uzun yıllardır aktif olarak çalışıyorum. 2019 yılında açtığım ‘@turkiyemimarisi’ adlı Instagram hesabı ile mesleki üretim biçimimi dijital platformlara taşıyarak yeni bir iş modeline geçiş yaptım. Bu platform, yalnızca bir paylaşım alanı değil; mimarlık kültürünün belgelenmesi, yorumlanması ve kamusal hafızaya kazandırılması açısından stratejik bir mecra niteliği taşıyor. Kendimi en doğru şekilde ‘flanör’ olarak tanımlayabilirim. Bu ifade hem yakın çevrem hem de takipçilerim tarafından zaman içinde bana atfedildi. Ancak bu kavramı yalnızca kentte dolaşan bir gözlemci olarak değil; tasarımcı kimliğini araştırmacı refleksiyle birleştiren ve geçmişin izlerini bugünün bağlamında yeniden okuyan bir anlatıcı olarak ele alıyorum. Geçmişe yönelik romantik bir nostalji üretmekten özellikle kaçınıyorum. “Eskiler daha güzeldi” yaklaşımı yerine, tarihsel perspektifi kolektif bir bellek aktarımı aracı olarak değerlendirmeyi tercih ediyorum. Amacım, mimari mirası görünür kılmak; unutturmamak ve gerektiğinde hatırlatmak. Geçmiş geri döndürülemez, gelecek ise kaçınılmaz biçimde inşa edilir. Bu bilinç, üretim pratiğimi bugüne konumlandıran temel referans noktası. Duygusal bir tarafım olmakla birlikte, mesleki kararlarımda rasyonel yaklaşımım her zaman belirleyici olmuştur. Romantizmden beslenirim; ancak tasarım ve analiz süreçlerinde akılcı zeminden ayrılmam.

G.: Geçmişe duyulan özlem ile bugünün üretim sorumluluğu arasında mimarın pozisyonu sizce nerede durmalı?
S.E.: Geçmişe duyulan özlem elbette gerçek. Ancak bunun mimarlık pratiği açısından ne kadar karşılığı olduğu sorgulanmalı. Bugünün üretim koşulları; nüfus artışı, ekonomik dinamikler, sosyolojik dönüşüm, rant baskısı, azalan kaynaklar ve teknoloji gibi çok katmanlı etkenlerle şekilleniyor. Bu nedenle geçmişin üretim biçimlerini aynen tekrar etmek ne teknik ne de etik açıdan gerçekçi. Öte yandan “eski ruh” kavramını yalnızca geçmişe ait bir nitelik olarak görmüyorum. Günümüzde iyi tasarlanmış her yapının da aynı ruhu taşıyabileceğine inanıyorum ve onlara da aynı ölçüde çekiliyorum. Geçmiş daha iyi değildi; ancak iyiyi üretmeye yönelik imkânlar ve ortam daha elverişliydi. Bugün hayranlıkla baktığımız Mısır Apartmanı, inşa edildiği dönemde son derece ilerici; hatta kendi zamanı için “high-tech” sayılabilecek bir yapıydı. İki katlı ahşap yapıların yoğunlukta olduğu bir İstanbul’da ölçeği, malzemesi ve teknik yaklaşımıyla radikal bir duruş sergiliyordu. Biz ise bugün bu yapıyı çoğunlukla nostaljik ve romantik bir perspektiften okuyoruz. Tam da bu nedenle, bugün İstiklal Caddesi’nde yeni bir yapı inşa edilecek olsa yeniden bir Mısır Apartmanı yapmak ne maliyet, ne yapım tekniği ne de işçilik açısından doğru bir yaklaşım olur. Dahası, 2026 yılında inşa edilen bir yapının 1900 yılına aitmiş gibi tasarlanması tarihsel sürekliliği yanıltır. Burada restorasyon ya da rekonstrüksiyondan değil, yeni bir yapıdan söz ediyorum. Yeni yapı, üretildiği dönemin tanığı olmalı. 2126 yılında o sokaktan geçen biri, 2026’da yapılmış bir yapıyı 1900 yılına ait sanmamalı. Bağlama saygı göstermek, çevreyi kopyalamak değil; günün teknikleri ve tasarım diliyle nitelikli bir katkı sunabilmektir. İnce çizgi tam da burada başlar.

G.: Avrupa kentleri geçmişiyle birlikte yaşamayı başarırken, bizde hafıza çoğu zaman siliniyor ya da yüzeyselleşiyor….
S.E.: Bu konuyu iki temel eksen üzerinden değerlendiriyorum ve her ikisi de toplumsal farklılıklara işaret ediyor. Birincisi, tarihsel olarak yerleşik kültüre geçiş sürecimizi henüz tam anlamıyla tamamlamamış olmamız. Göçebe geçmişten gelen bir toplum olarak aidiyet ve mekâna bağlılık duygumuz görece yeni gelişiyor. Köyden kente göç olgusu hâlâ devam ederken, mekânsal süreklilik ve kentsel hafıza bilincinin güçlü bir zemine oturması kolay değil. İkincisi ise ekonomik ve kültürel refah seviyesi. Bireylerin önceliği temel ihtiyaçlarını karşılamak olduğunda, bellek, koruma ya da geçmişle bağ kurma meselesi doğal olarak geri planda kalabiliyor. Bu noktada toplumsal refleksi yargılamaktan ziyade anlamaya çalışıyorum. Ancak eleştirel olduğum alan, eğitim ve gelir seviyesi yüksek kesimlerde de benzer bir duyarsızlığın gözlemlenmesi. Kültürel sermayenin artmasıyla birlikte hafıza bilincinin de güçlenmesi beklenir. Bu beklentinin karşılık bulmaması ise asıl sorgulanması gereken mesele.
G.: İstanbul’da sizin için “mimari hafızanın kristalize olduğu” bir yapı var mı?
S.E.: Çok geriye gitmeyeceğim. 1950’lerin başında inşa edilen Hilton İstanbul Bosphorus, bana göre İstanbul’da mimari hafızanın kristalize olduğu yapılardan biri. Amerika kıtası dışında inşa edilen ilk Hilton oteli olması bakımından uluslararası ölçekte de sembolik bir değere sahip. Projede, dünya çapında isimlerle birlikte Türkiye’nin önemli mimarlarından Sedad Hakkı Eldem’in katkısı bulunuyor. Yapı, modernist mimarlık ilkeleri ile Türkiye’ye özgü mekânsal ve detaycı yaklaşımları dengeli biçimde bir araya getiriyor. Bu sentez, onu yalnızca bir otel yapısı olmaktan çıkarıp döneminin temsil gücü yüksek bir mimari simgeye dönüştürüyor. Yıllar boyunca ağırladığı uluslararası isimler, ev sahipliği yaptığı etkinlikler ve şehir yaşamındaki sürekliliğiyle İstanbul’un kolektif hafızasında önemli bir yer edinmiş. Kişisel olarak ise çocukluğuma dair anılar barındırması nedeniyle benim için ayrı bir duygusal katman da taşır.

G.: Peki bir yapının geçmişini okurken en çok hangi detaylar size öyküsünü fısıldıyor?
S.E.: Doğrusu, yapılarda yaşanmış hikâyeler elbette ilgi çekici; ancak ben öncelikle mimari detaylara ve yapının tasarımcısına odaklanırım. O yapıyı kullanan kişiler ve onların deneyimleri kuşkusuz katmanlı bir değer üretir; kimi zaman trajik anlatılar da barındırır. Ancak bana göre bu yapıların en güçlü öğretisi “geçicilik”tir. Maddi olanla kurulan bağın ne kadar kırılgan ve zamana tabi olduğunu hatırlatırlar. Mimari üzerindeki sembolik öğeler de dikkatimi özellikle çeker. Bazı yapılar, cephe ya da detay kararları üzerinden örtük mesajlar taşır. Örneğin masonik toplantı mekânlarında kullanılan semboller bilinçli tercihlerdir; görünür kılınmamayı seçebilecekleri hâlde varlıklarını sürdürürler. Benzer şekilde Boğaziçi yalılarının renkleri dahi tarihsel ve sosyolojik kodlar içerir; aşı boyalı olanlar Osmanlı paşalarına, beyaz olanlar Müslüman ticaret erbabına, gri tonlar ise gayrimüslim sahiplerine işaret ederdi.
G.: Zamansızlık kavramını nasıl tanımlıyorsunuz?
S.E.: Zamansız tasarımın öncelikle tasarımcının derinlikli ve dengeli bir iç dünyasından beslendiğini düşünüyorum. Bu içsel bütünlük, kaçınılmaz olarak üretime yansır. Güncel eğilimleri doğrudan tekrar etmek yerine, tasarımcının projeye kendi düşünsel altyapısını ve özgün katkısını koyabilmesi gerekir. Rastlantısal olduğunu düşünmüyorum. Tasarım sürecinde yalnızca bugünün estetik kodlarını değil, yapının uzun vadeli varoluşunu da gözetmek gerekir. Bana göre temel belirleyici unsur, tasarımcının entelektüel derinliği. Bu derinlik mevcut olduğunda, zamansız bir tasarım üretme potansiyeli her zaman daha yüksek.
G.: Peki sizce, hızla dönüşen İstanbul’da, yarının tarihsel hafızasını nerede görüyorsunuz?
S.E.: Kentsel hafıza, çoğu zaman süreklilik gösteren odaklar üzerinden inşa edilir. Bugün hâlihazırda güçlü bir bellek katmanına sahip olan Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı, Haliç ve Boğaziçi kıyıları ile Kadıköy ve Moda bu sürekliliği taşımaya devam edecek. Bu bölgeler yalnızca mimari nitelikleriyle değil, sosyal ve kültürel birikimleriyle de kolektif hafızanın ana taşıyıcıları. Öte yandan hafıza yalnızca “tarihî” olanla sınırlı değil. Bir dönem kente eklemlenmiş modern yerleşimler olarak görülen Levent, 4. Levent ve Ataköy nasıl zaman içinde nostaljik bir değer kazanarak belleğin parçasına dönüştüyse, bugün inşa edilen yeni yerleşim alanları da gelecekte aynı dönüşümü yaşayacak.
G.: Son olarak, akıllı şehir vizyonu mimarlık pratiğini nasıl dönüştürüyor? Bu model sizce kalıcı ve sürdürülebilir bir gelecek mi, yoksa teknoloji merkezli bir ütopya mı?
S.E.: Kesinlikle bir ütopya olarak görmüyorum; aksine olması gereken yönelim bu. Bugün bireysel çıkarlar, konfor alanı ve duyarsızlık nedeniyle kentlerimizde yeterince karşılık bulmasa da, yakın gelecekte bu dönüşümün yapay zekâ ve veri temelli sistemler aracılığıyla zorunlu bir yönetime evrileceğini düşünüyorum. Sürdürülebilirlik şu an belirli bir kesimin çevresel krizin ciddiyetini kavrayarak benimsediği bir yaklaşım gibi görünse de, çok yakında herkes için kaçınılmaz bir gerçekliğe dönüşecek. Kaynakların tükenişi somut biçimde hissedildiğinde önceliklerin de hızla değişeceği açık. Örneğin musluktan bir ay boyunca su akmadığında, gündelik tüketim alışkanlıkları ikinci plana düşer. Belki gecikmiş bir refleksle de olsa, o noktada kolektif bir bilinç gelişeceğine ve kentlerin gerçek bir dönüşüm sürecine gireceğine inanıyorum.

