Hikâye anlatıcılığından toprağa, klasik otomobillerden yola uzanan bir yaşam dili… Selçuk Ramazanoğlu, “Lüks bir yaşam tarzı değil, bir düşünme biçimi” diyerek hız çağında anlamın neden hâlâ belirleyici olduğunu sorguluyor.
Selçuk Ramazanoğlu için lüks; hız, gösteriş ya da fazlalıkla ilgili değil. Daha çok zamanla kurulan ilişkiler, sabırla olgunlaşan tercihler ve kültürle taşınan bir dile dayanıyor. Hikâye anlatıcılığı onun mesleği ama aynı zamanda dünyayı okuma biçimi. Anlattığı her şeyde, seçtiği her nesnede ve kurduğu her deneyimde bu bakış hissediliyor. Onun dünyasında lüks; sahip olmak değil, anlamakla ilgili. Toprakla kurulan bağdan klasik otomobillere, müziğin eşlik ettiği bahçelerden yola çıkan yolculuklara uzanan bu dünya, tüketimden çok hafızaya; trendlerden çok karaktere yaslanıyor. Selçuk Ramazanoğlu, hikâye anlatıcılığının ötesine geçen bir perspektifle; tarımdan klasik otomobillere, müzikten yola, mekândan nesnelere uzanan dünyasında sorularımızı yanıtladı.
Gentleman: Hikâye anlatıcılığı sizinle çok özdeşleşen bir tanım. Siz bu tanımı kendiniz için nasıl yorumluyorsunuz?
Selçuk Ramazanoğlu: Hikâye anlatıcılığı benim için önce yaşamakla başlıyor. Bir şeyi gerçekten deneyimlemeden, onunla zaman geçirmeden anlatmak mümkün değil. Bugün iki kitap okuyup, internette hızlıca dolaşıp, çeşitli araçlardan destek alarak yüzeysel hikâyeler kuran çok insan var. Benim yolum oradan geçmedi. Bir konuyu, bir ürünü ya da bir deneyimi anlatacaksam; önce okurum, araştırırım, yaşarım. Anlatmak her zaman en son gelir. O yüzden bana “iyi bir hikâye anlatıcısı” denildiğinde bu hoşuma gidiyor. Çünkü bunun için gerçekten çaba sarf ettim. Bugün bir ürünün, en çok hikâyesiyle karşı tarafa geçtiğini görüyorum. Deneyim, özen ve anlatı birleştiğinde gerçek bağ orada kuruluyor. Düşünsene, bir kahve içiyorsunuz. “Güzel” diyorsunuz, geçiyorsunuz. Ama size şunu anlattıklarında her şey değişiyor: Brezilya’nın güneydoğusunda, Minas Gerais bölgesinin yüksek rakımlı tepelerinde, sabahın erken saatlerinde elle toplanmış bir çekirdek bu. Hasadı yapanların çoğu kadın; yıllardır aynı arazide, aynı yöntemle çalışıyorlar. Çekirdekler toplandıktan sonra günlerce doğal fermantasyona bırakılıyor, ardından güneşte kurutuluyor. O fincana gelene kadar geçen süreçte zaman var, emek var, sabır var. Bunu bildiğinizde içtiğiniz kahvenin tadı da duygusu da değişiyor. İşte hikâye tam olarak burada başlıyor. Yani hikâye anlatıcılığı dediğimiz şey sunum açıp slayt anlatmak değil. Sürekli konuşulan, tek taraflı akan sunumlar bana samimi gelmiyor. Hikâye anlatıcılığı bir monolog değil, karşılıklı bir temas. “Sen bu konuda ne düşünüyorsun?” diye sorabilmek, karşı tarafı sohbete davet edebilmek. Ben kendimi biraz esnaf gibi görüyorum aslında; masanın öbür tarafında duranlardan değilim. Aynı tarafta dururum.

G: Lüksle kültür arasındaki bağ sizin işinizin merkezinde. Bir kültürün gerçekten bir insana ya da bir markaya ait olup olmadığını nasıl anlarsınız?
S.R.: Aynı zamanda iletişim danışmanıyım. Kendi şirketim bünyesinde, ağırlıklı olarak lüks markalar için strateji ve konumlandırma danışmanlığı yapıyorum. Lüks markalarla çalışırken yalnızca fikir üretmiyorum. O hikâyenin kimle yan yana duracağını da ben belirliyorum. Çünkü mesele vitrin ya da görünürlük değil, kültür. Ve bu uzaktan bakarak anlaşılacak bir şey değil. Ev sahibi olduğum organizasyonlara davet ettiğim insanları seçerken, onları gerçekten tanıyan biri olarak hareket ediyorum. İç dünyalarını, hayata bakışlarını, davranış biçimlerini biliyorum. Bir kültür kökten mi geliyor, sonradan mı edinilmiş; alt kültür mü, üst kültür mü… Bunlar ancak birlikte zaman geçirince ortaya çıkıyor. Bugün para kazanmak, özellikle bazı alanlarda, geçmişe kıyasla çok daha hızlı ve kolay. Bu da “old money” ve “new money” ayrımını yeniden görünür kılıyor. Elbette böyle bir ayrım var. Avrupa’da, İngiltere’den Fransa’ya uzanan hatta; kalelerle, ailelerle, nesillerle taşınan bir yaşam dili söz konusu. Rolls-Royce’lar, klasik otomobiller… Ama asıl mesele nesneler değil. Onların taşıdığı hafıza. Türkiye’de ise para görece yeni. Bu yüzden “new money” daha baskın. Ama ben yavaş yavaş şunu görüyorum: İnsanlar lüksün sadece parayla ilgili olmadığını fark etmeye başlıyor. Lüks; bir yaşam tarzı, bir bakış açısı, bir düşünme biçimi. Hatta bir tür bilgi. Önümüzdeki dönemde Türkiye’de bu dili daha çok konuşacağımızı düşünüyorum. Ama bu, varaklı objelerle ya da yüzeysel taklitlerle değil; zamanla, davranışla ve kültürle anlam kazanacak. Çünkü gerçek lüks, satın alınan değil; taşınan bir şey.
G: Hayatınızda tarımın çok erken bir yeri var. Bu bağ nasıl şekillendi?
S.R.: 1352’de Adana ve Çukurova’da kurulmuş, Anadolu Beyliklerinden Ramazanoğulları Beyliği’nin torunlarındanım. Ailem yıllardır çiftçilikle uğraşıyor. Toprakla kurduğum bağ hiç kopmadı ama benim hayatım uzun süre başka bir yerde aktı. Yaklaşık on beş yıl boyunca İstanbul’da, kurumsal hayatın içinde mücadele verdim. 2015’te bir akşam, ani bir kararla kurumsal hayatı bıraktım ve toprağıma döndüm. Ailemden kalan arazilerle yeniden temas etmeye başladım. Ama bunları klasik anlamda tarla olarak bırakmak yerine, daha sürdürülebilir bir tarım modeline, özellikle narenciye bahçelerine dönüştürmeye başladım. Zamanla sadece çiftçi olarak kalmak istemediğimi fark ettim. Teknolojiyi kullanan, geleneksel bilgiyi modern yaklaşımlarla birleştiren bir yerde durmak istedim. Bugün Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde profesörler, dekanlar beni konuşmacı olarak çağırıyor. Bana “öncü çiftçi” diyorlar. İlk başta gülümsedim ama hocalar “Rahat konuşabilirsin, biz teorideyiz, sen pratiğin içindesin; aslında birbirimizin eksiğini tamamlıyoruz” dediklerinde gerçekten rahatladım. Şimdi tarım konferanslarına katılıyorum, deneyimlerimi paylaşıyorum. Toprakla kurulan ilişki sadece üretim değil; hafıza, sorumluluk ve gelecek tasavvuruyla ilgili.

G: Bahçede müzik meselesi çok özgün bir fikir. Nasıl çıktı bu?
S.R.: Limon bahçesinin içinde gezinirken Bach dinliyorum, hatta bahçede Bach çalıyorum. Fotoğraf çekimleri yapılırken Vivaldi eşlik ediyor. Bir noktada bu fikri sadece kişisel bir ritüel olmaktan çıkarıp bir kimliğe dönüştürmek istedim ve Müzikli Bahçe (www.muziklibahce.com) adında bir internet sitesi kurdum. Ürün isimleri de buradan çıktı. MandalinaValdi, PortakaliVarius, LimonaBach. İsimler oyunlu ama niyet çok net: Toprağı, emeği ve estetiği aynı yerde buluşturmak. Ağaçlara klasik müzik dinletildiğinde verimin arttığına dair okuduğum bazı araştırmalar var. Ses ve vibrasyonun bitkiler üzerinde etkileri olabileceğini söylüyorlar. Ama bu her zaman aynı şekilde sonuç vermiyor. Bakacağız… Toprak en doğru cevabı zaten kendi zamanı gelince veriyor.
G: Klasik otomobillerle ilişkinizde çok görünür bir tutku değil ama derin olduğu hissediliyor…
S.R.: Aslında çok fazla konuştuğum bir merak değil bu. Daha çok arkadaş çevresinde, kişisel kalan bir ilgi. Amerikan arabaları masraflı, ilgi isterler. İlgiyi bıraktığınız anda hemen arıza yapmaya başlarlar, küserler. O yüzden haftada bir de olsa kısa bir tur attırmak gerekir. Kullanılmayı severler. Bu bir sahiplikten çok, bakıcılık ilişkisi. Ama işin güzel tarafı risk. Hayatta olduğu gibi… Her an her şey olabilir. Lastik, hararet, motor… Bu belirsizlik insanı daha dikkatli yapıyor. Şu an garajımda 1971 model bir Mustang var. Türkiye’de çok fazla yok. Daha önce sattığıma pişman olduklarım oldu. Bir dönem 1968 Mustang’im vardı mesela. Doya doya binemedim, hâlâ aklımda. Babam hep “Oğlum, eskinin yenisi olmaz” derdi. Onun gençliği Amerikan arabalarıyla geçmişti ama bu bir tutku değil, mecburiyetti. Belki de bana geçen şey sevgi değil, hafıza oldu. Amerikan arabalarını hayata benzetiyorum: kırılgan, riskli ama bazen öyle bir anda yakalar ki insanı… Uzay boşluğunda süzülüyormuş hissi verir. O sesi, o ağırlığı tarif etmek zor ama çok keyifli.
G: Hayatınızda sabır, yavaşlık ve seçicilik çok merkezi. Nerede fazlalık başlıyor?
S.R.: Çocukluğumdan beri bana hep “büyümüş de küçülmüş” derlerdi. Belki de çağımın biraz gerisinde kaldım. Eski Amerikan arabalarına, pipoya ya da eski dönem mobilyalara duyduğum ilgi biraz da buradan geliyor. Bunların hiçbiri hızlı tüketilecek şeyler değil. Sabır isterler, emek isterler. Pipo mesela; aceleye gelmez. Eski mobilyalar da öyle, seri üretim değil, ustalık işi. Her biri tek tek düşünülerek yapılmış. Ben hiçbir zaman çok hızlı koşan biri olmadım. İçim aceleci ama dışarıdan sakinim. Bir işe başladığımda ayrıntısıyla bitiririm. Son dakikayı hiç sevmem. Ve fazlalık bana israf gibi geliyor. Uzun yıllardır dolma kalem kullanıyorum. Mürekkebini şişeden çekmek, rengini seçmek, kalemin bakımını yapmak benim için bir ritüel. Mor ve yeşil mürekkebi özellikle severim. Notlarımı bilgisayarda değil, özel kâğıtlı defterlere yazarım. O kalemin kâğıtla kurduğu ilişki bana hâlâ büyük bir mutluluk veriyor. Aynı şey fularlar için de geçerli. Bugün kolay bulunan şeyler değil; dokusu, hikâyesi, zamanı olan parçalar. Bunlar benim için maddi değil, manevi koleksiyonlar. Her biri geçmişten bugüne taşınan bir inceliği hatırlatıyor. Koleksiyon dediğimiz şey de zaten tam olarak bu: sahip olmak değil, hatırlamak.
G: Son olarak, okuma tarafına gelelim. Okur olarak sizi besleyen kitaplar hangileri?
S.R.: Mithat Cemal Kuntay – Üç İstanbul, Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Ankara, Vedat Türkali – Bir Gün Tek Başına.

