2003 yılında İstanbul Etiler’de kurulan BUJIN, sadece bir dövüş kulübü değil, bir yaşam felsefesi’nin Türkiye’deki ilk temsilcisi. Ringdeki yumruklardan çok karakterin şekillendiği bu ekol, disiplin, cesaret ve öz farkındalıkla genç profesyonellere ve sporculara yol gösteriyor.
“BUJIN”, Japonca’da “savaşçı ruhu” demek. Küçük bir salonda birkaç sporcuyla başlayan yolculuk, fitness, boks, Muay Thai, BJJ ve savunma sanatlarını bir araya getiren kapsamlı bir ekole dönüştü. Kulüp bugün, Türkiye’nin seçkin birliklerine verdiği savunma eğitimleri ve kültürel etkinlikleriyle savaşçı ruhunu geniş kitlelere taşıyor.Sadece ringde değil, hayatın her alanında disiplin ve kararlılık kazandırmayı amaçlayan BUJIN’in öyküsünü Kurucusu Burak Uğur’dan dinliyoruz…

Gentleman Türkiye: Burak Bey, röportajımıza sizlere tanıyarak başlayalım. Kendinizden bahseder misiniz?
Burak Uğur: Ben sporcu bir ailede doğmuş bir çocuğum. Rahmetli babam, Vücut Geliştirme Federasyonu’nun kurucularından biriydi. 1980 darbesi sonrasında Türkiye’de kadın ve erkeklerin birlikte spor yapabildiği ilk salonlardan birini açan kişi de kendisidir. Dolayısıyla sporun içinde büyüdüm; bu dünyanın kültürü, disiplini ve ruhu benim için çok erken yaşlarda şekillendi. 2003 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra, iki eski öğrencim olan Burak Çangı ve Kaan Çiftçi ile birlikte uzun zamandır hayalini kurduğum bir projeyi hayata geçirmeye karar verdik. Bu projenin adı Bujin Fight Club’dı ve böylece 2003’te Bujin’i kurduk. O döneme kadar hayatım tamamen sporla iç içeydi. Altı yaşında karateyle başladım, on yaşında boksa geçtim. 1994’te kickboksa başladım ve hem amatör hem profesyonel olarak uzun yıllar ringlerde yer aldım. Kickboks, boks ve muay thai gibi branşların yanı sıra Japon savaş sanatlarına yönelik farklı disiplinlerde de çalışıyordum. Kısacası hayatım boyunca dövüş sporları ve savaş sanatlarıyla büyüdüm, onların içinde var oldum. Bugüne kadar farklı ilgi alanlarım olsa da en büyük tutkum hep bu alan oldu. Bu nedenle 2003 yılında sevdiğim ve hayatımı adadığım şeyi bir işe dönüştürmek için Bujin Fight Club’ı kurdum.

Bujin Fight Club’ın kuruluş hikayesini dinlemek isteriz. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
B.U: Aslında bu fikir, Burak Çangay ile benim uzun zamandır üzerinde konuştuğumuz bir hayaldi. Çünkü kendi çevremizdeki insanların rahatlıkla gidip gelebileceği, kendini ait hissedebileceği bir dövüş sporları merkezi yoktu. O dönem club’lar daha çok milli takıma sporcu yetiştirmeye odaklıydı. Bu da hobi olarak ilgilenen insanların kendilerini ait hissetmesini zorlaştırıyordu; antrenmanlar çok sert gelebiliyor ya da salonlar uzak bölgelerde olduğu için ulaşım güçleşiyordu. Biz ise tam tersine, herkesin kendini profesyonel bir sporcu gibi hissederek antrenman yapabileceği; dövüş sporlarını hobi olarak yapanların da gerçek teknikleri öğrenebileceği bir yer hayal ettik. Bu yüzden ilk kulübü Etiler’de açmak istedik. Amacımız, kaliteli ekipmanların bulunduğu, estetik açıdan özenli, hem fitness hem de dövüş sporlarını bir arada barındıran modern bir konsept yaratmaktı. Bu yaklaşım Türkiye’de bir ilkti. Fonksiyonel egzersiz ile dövüş sporlarını aynı çatı altında toplayan, özel ders niteliğinde eğitimlerin verildiği ilk merkez Bujin oldu. Bujin açıldıktan yaklaşık on yıl sonra, konseptimize benzer binlerce yer açıldığını gördük. Ancak bu modeli ilk oluşturan bizdik ve bugün hâlâ eğitim vererek, sektöre örnek olmaya devam ediyoruz.

Bujin ismine gelince… Japonca’da “savaşçı” anlamına geliyor. Ablamla birlikte bu ismi özellikle Japon felsefesine olan ilgimiz nedeniyle seçtik. Her ne kadar ismim ve soyadımla bir bağ kurulsa da aslında çıkış noktamız tamamen Japon savaş sanatlarının ruhunu yansıtmak istememizdi.
G: Sporcuların yanı sıra birçok önemli isimle de çalışıyor ve eğitimler veriyorsunuz. Kendi sporcu kimliğinizle eğitmen/antrenör kimliğinizi nasıl dengeliyorsunuz?

B.U: Açıkçası ilk dönemlerde hem sporcu kimliğimi sürdürmek hem de hocalık yapmak oldukça zordu. Ama mecburduk; başka seçeneğimiz yoktu. Bunu başarabilmek için hayatınızda birçok şeyi ikinci plana atmanız gerekiyor. Sosyal hayatınızın neredeyse hiç olmaması, başka hobilere zaman ayıramamanız lazım. Tek hobiniz sabah kalkıp koşuya gitmek, sonra antrenman yapmak, dinlenmek, beslenmek ve yeniden antrenmana dönmek oluyor. Çünkü bu döngünün dışına çıktığınız anda başarı gelmiyor. Dövüşçü olmak, disiplinli olduğu kadar biraz da bencil bir hayat gerektiriyor. Antrenörlük ve bir kulüp işletmek ise tam tersi; daha sosyal, daha iletişim odaklı bir yapı istiyor. Bu yüzden iki rol birbiriyle çok da örtüşmüyor aslında. Dövüşçü dediğiniz kişi genellikle kendi dünyasında yaşayan, içe dönük biri olurken; antrenör ve işletmeci çok daha dışa dönük, insan ilişkileri güçlü biri olmak zorunda. Ben bir dönem her iki rolü aynı anda yürütmek zorunda kaldım ve yürüttüm de. Kolay değildi ama sistemli bir yaşam kurduğunuzda, belli disiplinlere bağlı kaldığınızda ilerleyebiliyorsunuz. Zor mu? Evet, oldukça zor. Ama hayatta zorunda kalınca her şey yapılabiliyor. Sadece bu ikisini aynı anda yürütmek, konforlu bir yaşam sürerken çok mümkün olmuyor.
G: Bu işin arka planında sporun ötesinde bir felsefe olduğuna eminiz. Sizin işinizi sürdürürken benimsediğiniz felsefe nedir? Sizi motive eden unsurlar neler?
B.U: Benim hikâyem biraz farklı aslında. Zengin bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm; ancak 20 yaşına geldiğimde dönemin ekonomik koşulları bizi çok zorladı ve hayat bambaşka bir yöne doğru evrildi. O noktadan sonra dövüşerek para kazandığım bir döneme girdim. Hem dövüşüyor hem ders veriyor hem de geçimimi sağlıyordum. Bu süreç bana şunu öğretti: Savaş sanatlarının ve dövüş sporlarının temelinde aslında “çaresizlikle baş etmek” vardır. Çaresiz kalan bir insan, gerçekten çıkmak istiyorsa, en zor durumların bile içinden bir yol bulabilir. Çünkü aksi seçenek yani pes etmek, yok olmak çok daha kolaydır. Asıl güç, savaşmayı seçmekte ve bu mücadelenin içinden çıkabilmektedir. Ben de zamanında bunu yapmak zorunda kaldım ve başardım. Bugün ise aynı mücadele ruhunu farklı bir biçimde taşımaya devam ediyorum. Artık ringde değilim belki, ama hayatın başka alanlarında savaşmaya, üretmeye, devam etmeye çalışıyorum. Beni motive eden şey de bu: Ne olursa olsun yola devam etmek, ilerlemek ve vazgeçmemek.
G: Genç yaşta yoğun bir kariyere başlayıp, kendi işinizi kurmanızı bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?
B.U: Öncelikle, bunu yapmak tabii ki kolay değil. Yani çıkıp insanlara, “kendinize inanın, çok çalışın” gibi şeyler söylemek çok gerçekçi değil çünkü bu böyle söylendiği kadar kolay olmuyor. Gerçekten başarmış insanların hikayelerine baktığınız zaman hepsinin arkasında çaresizlikler var. “Her gün konfor alanından çıkmadan, yatarak yalnızca çok inandığı için başardı.” Yani böyle bir şey yok elbette. Eğer ben de kendi konfor alanımdan çıkmadan, varlıklı ve refah içerisinde olsam bugün olduğum kişi olmayacaktım. Şu an olduğum kişiden mutluyum ama sürekli veya özellikle mutlu olmaya da çalışmıyorum. Bu hayatta en önemlisi dengeli olmak. Mutluluğu yaşamak tabii ki güzel ama sürekli mutlu olma çabasında olmak çok gerçekçi değil diye düşünüyorum.

G: Bugün Bujin Fight Club, kendi alanında Türkiye’nin en bilinen kulüplerinden biri konumunda. Peki, geleceğe dair hedefleriniz neler? Bu işi bir adım ileriye taşımak için planladığınız projeler var mı?
B.U: Açıkçası beni en çok mutlu eden şeylerden biri şu: Yurt dışından markalar, profesyoneller ya da bağımsız kuruluşlar Türkiye’de dövüş sporlarıyla ilgili araştırma yaptıklarında karşılarına ilk çıkan isim Bujin oluyor. İşleyişimiz, yaklaşımımız, oluşturduğumuz komünite fark yaratıyor ve bu da bizim için büyük bir gurur. Bujin’in açılmasından 5–10 yıl sonra bize benzeyen çok sayıda yer açılmaya başladı. Bazıları kapandı, bazıları gerçekten iyi işler çıkarıyor. Rekabet var ama bu güzel; sektörün geliştiğini gösteriyor. Ancak bu iş gerçekten göründüğü kadar kolay değil. Çünkü biz burada ders verdiğimiz kişileri profesyonel dövüşçü olmaya zorlamıyoruz. Onlar hayatlarını bu işten kazanmak zorunda değil; tam tersine, kendi hayatlarının içinde bir disiplin ve anlam arayan insanlar. Bu yüzden bu sporun ruhunu, felsefesini ve teslimiyetini anlatmak çok önemli. Eğer bunu aktarabilirsek, iş sadece bir spor salonu işletmeciliğinin ötesine geçiyor. Bizim hedefimiz de tam olarak bu: Bujin’in ruhunu koruyarak onu daha fazla insana ulaştırmak. Yeni açılışlar, farklı şehirlerde roadshow’lar, belki uluslararası iş birlikleri… Bunların hepsi gündemimizde. Ama her adımı doğru zamanda ve doğru kadroyla atmak istiyoruz. Çünkü Bujin büyürken özünü kaybetmemeli. Bizim için en değerli şey bu.
G: İşinizin en zorlayıcı yönleri nelerdir?
B.U: Ben bu işi zorlanmadan anlayabiliyorum, çünkü bir dönem gerçekten savaşmam gereken bir hayat yaşadım. Neden mücadele etmem gerektiğini çok iyi biliyordum. Bu yüzden bugün birine “kalk ve savaş” dediğimde bunun ne anlama geldiğini içimden gelerek söyleyebiliyorum. Elbette benim de düştüğüm, tükendiğim, “Artık çok yoruldum, bıktım” dediğim zamanlar oluyor. Hepimiz insanız. Ama ortada bir mücadele varsa, ondan kaçmadan, uzaklaşsanız bile geri dönüp yeniden üstüne gidebilmeyi bilmeniz gerekiyor. Ben bunu kendi hayatımda yaptım ve bugün de öğretmeye çalışıyorum. Zorlayıcı nokta şu: Eğer bir kişi belli bir sosyo-kültürel ve ekonomik rahatlık içindeyse; hayatını sürdürmekle ilgili bir kaygısı, çaresizlik hissi yoksa, bu mücadele ruhunu aktarmak her zaman kolay olmuyor. Ona “devam et”, “pes etme”, “bir raund daha çık” demek bazen karşılık bulmuyor. Çünkü bazı insanlar için dövüşmek, sadece bir spor; bazıları için ise hayatta kalmanın başka bir dili. Öte yandan, bazı kişiler bunu çok hızlı kavrayabiliyor. Özellikle profesyonel sporculara ya da disipline açık kişilere bunu aktarmak daha kolay. Mesela bugün çok tanınan öğrencilerimiz de var; biraz önce Barış Arduç uğradı mesela. Onlara bir şey anlattığınızda hemen karşılığını görebiliyorsunuz.
G: Sabırlı biri misinizdir peki?
B.U: Bazen çok sabırsız olabiliyorum. Bazen de gerektiğinden daha fazla sabır gösterebiliyorum. Bu biraz karşılığının ne olduğuna bağlı aslında. Bazen karşımdaki kişinin hareketleri benim bazı yargılarıma takılabiliyor. O zaman da çok sabırsızca davranabiliyorum. Bu konuda çok olgunlaşmadım ben. Belki daha ileriki yaşlarda kendimi geliştirebilirim diye düşünüyorum.
G: Sizce boks ve dövüş sanatlarını diğer spor dallarından ayıran en belirgin farklar nelerdir?
B.U: Dövüş sporları ve savaş sanatlarında, kendinizi tamamen sürece teslim ettiğinizde hem fiziksel hem de psikolojik olarak çok katmanlı bir dönüşüm yaşarsınız. Diğer spor branşlarında bu kadar derin bir öz farkındalık geliştirmek pek mümkün olmayabiliyor. Çünkü burada yaptığınız her fiziksel egzersiz, zihinsel durumunuzu doğrudan etkiliyor; beyninizin çalışma biçimini, sinirsel faaliyetlerinizi ve dolayısıyla ruh halinizi değiştiriyor. Bu nedenle dövüş sporlarında meditatif bir durum söz konusu. En doğru örneklerden biri Shaolin Tapınakları’dır. Rahipler sabahtan akşama kadar kung fu ve farklı dövüş tekniklerini çalışırlar. Ancak amaç kimseyi yenmek değildir; kendini anlamak, duyguları kontrol etmek, dengeye ulaşmak ve dünyayı daha iyi kavrayabilmek için bu pratikleri yaparlar. Fiziksel egzersiz burada zihni daha yüksek bir farkındalık seviyesine taşımak için bir araçtır.
Bu yaklaşım dövüş sanatlarını; tenis, basketbol, futbol gibi branşlardan ayırır. Çünkü bu sporlarda fiziksel performans ön plandayken, dövüş sporlarında fiziksel egzersiz zihinsel değişimi tetikler. Sonuç olarak kişi; farkındalık, tahammül, algı ve sakinlik açısından bambaşka bir noktaya gelir. Birçok insan neden bu sporlardan bu kadar keyif aldığını anlatamaz ama aslında olan şey şudur: Attığınız yumruk, yaptığınız teknik çalışma sinir sisteminizi düzenler; zihni temizler, ruhu rahatlatır. “Bana çok iyi geldi” hissi tam olarak buradan gelir. Bu iyi hissi aldıkça kişi devam etmek ister, çünkü beden ve zihin aynı anda hafifler. Tabii ki sporun her türü faydalıdır; ancak dövüş sporları ve savaş sanatlarında daha meditatif, daha arındırıcı bir taraf vardır. Bu sporlar sadece bedeni değil, aynı zamanda zihni ve ruhu da eğitir. Onları diğer tüm branşlardan ayıran en güçlü özellik de budur.
G: Peki, hiç daha spiritüel yönü ağır basan farklı bir deneyiminiz oldu mu? Nepal, Çin ya da Japonya’daki tapınaklarda Guru’larla çalışmak gibi…
B.U: Yaklaşık üç yıl önce Japonya’ya gittim ve orada, artık sayıları çok azalmış olan son kılıç ustalarından birini ziyaret ettim. Kumamoto eyaletinde yaşayan, 90 yaşlarında bir usta… Uzun yıllar boyunca Japon savaş sanatlarıyla, özellikle Kenjutsu ile ilgilendiğim için bu ziyaret benim için çok özel bir anlam taşıyordu. Sensei Genrokuro isimli bu usta, köyünde kendi evinde ve atölyesinde kılıçlarını yapan, geleneği birebir yaşayan biri. Orada bana bir deneyim yaşattı; Kılıç dövmek değil ama bir kılıcın formunu verebilmek için demir dövmek… Ve itiraf etmeliyim ki hayatımda yaşadığım en spiritüel tecrübelerden biriydi. Her çekiç darbesinde yanımdaydı; “Çok sert vurdun”, “Bu fazla yumuşak oldu”, “Daha dengeli vurmalısın” gibi yönlendirmeler yapıyordu. Bir süre sonra onun demire söylediği her şeyi aslında bana söylediğini fark etmeye başladım. Çünkü demire vuruş biçimim, benim mizacımı birebir ortaya koyuyordu: Sertliğimi, aceleciliğimi, tahammülsüz olduğum anları… Yani dışarıdan bakıldığında basit bir demir dövme eylemi, aslında benim iç dünyama tuttuğum bir aynaya dönüştü. O çalışma boyunca her darbede kendi karakterimle, kendi enerjimle yüzleştiğimi hissettim. Ve bu, kelimenin tam anlamıyla çok derin bir farkındalık yarattı.
G: Siz de bu sporu aktif olarak sürdüren bir isim olarak, maç öncesinde uyguladığınız bir toteminiz ya da ritüeliniz var mı?
B.U: Eskiden maçtan bir gün önce mutlaka haşlanmış patatesi beyaz peynirle karıştırıp yememin uğur getirdiğine inanırdım. Artık bunu yapmıyorum ama hâlâ değişmeyen bir hazırlık rutinim var. Maçtan bir gün önce mutlaka zihnimi hazırlarım; nasıl bir maç çıkaracağımı, ne yapmak istediğimi, adım adım hayal ederim ve o günü kafamda canlandırırım. Bir de hiçbir zaman kendimi tamamen kapatmam. “Maçım var, bana dokunmayın” tavrını hiç sevmem; tam tersi, normal akışta olmayı tercih ederim. Bu kişisel bir tercih ama bence herkes için geçerli olabilecek bir tavsiye şu; Maçtan ya da önemli bir günden önce, yaşayacağın başarıyı, karşılaşabileceğin zorlukları ve onları nasıl aşacağını zihninde prova etmek. Çünkü o zihinsel hazırlık, sahaya çıktığında sana gerçek anlamda güç veriyor.
G: Spor dışında bir gününüz nasıl geçiyor?
B.U: Uyuyarak. Uyumayı gerçekten seviyorum. Bir aktivite üzerine konuşacaksam ise doğa derim. Doğada olmayı, ormana gitmeyi çok severim. Ormana da zaten koşmaya gidiyorum. Yani bir bakıma yine sporla geçiyor. Ama tabii içeride koşmak ile dışarıda koşmak arasında fark var. Bazen böyle birkaç arkadaş bir araya gelip bazı rotalara çıkmayı, dağ tırmanışı gibi aktiviteler benim için inanılmaz eğlenceli.
G: Peki…Beslenme alışkanlıklarınız nasıl? Uyguladığınız rutinler var mı?
B.U: Evet, bazı rutinlerim var. Tabii bunlar bana özgü rutinler ama erkekler için ortak olabilecek, iyi gelen bir şey var ki o da uzun aralıklarla beslenebilmek. Yani bugün “fasting” dediğimiz aralıklı oruç tutmak. Elbette her beslenme kişiye özel bir konu, ama benim için işe yarayan rutinler bunlar. Örneğin akşam 7’de en son yemeği yemiş olmak ve yaklaşık 16-18 saat sonra bir sonraki öğüne başlamak, kan dolaşımını, kan şekerini, kan basıncını ve insülin seviyelerini düzenleyen çok faydalı bir alışkanlık. Tabii bu süreçte su tüketimi de çok önemli. Biz çok antrenman yaptığımız için suyu kaybediyoruz, bu yüzden düzenli olarak geri almak gerekiyor. Ben özellikle akşam 7’de bütün öğünleri bitirmeye dikkat ediyorum çünkü ondan sonra yemek yemek beni rahatsız ediyor. Yaklaşık 18 saat sonra ilk öğünümü yapıyorum ve bu öğünde mutlaka proteine yöneliyorum. Genellikle yumurta tercih ediyorum; en az 4-5 tane, haşlanmış, omlet veya çırpılmış fark etmez ama mutlaka tüketiyorum. Bunun dışında beslenmemde beyaz et ağırlıklı olmasına dikkat ediyorum. Kırmızı eti haftada bir, maksimum iki kez tüketiyorum çünkü sindirimi daha ağır ve çabuk hazmedilemiyor. Balık da beslenmemde çok önemli bir yer tutuyor. Beyaz et olarak genellikle balık veya hindi tercih ediyorum.
G: Peki, karbonhidrat hiç yok mu?
B.U: Tabii ki karbonhidrat var, ama belli miktarlarda. Burada önemli olan glisemik indeksi düşük karbonhidratları tercih etmek. Ben özellikle kara buğday unundan yapılmış ürünleri tercih ediyorum; daha kaliteli, daha iyi sindirilebilen ve daha faydalı bir un tipi. Beyaz unu ise mümkün olduğunca az tüketmeye çalışıyorum. Tabii ki ara sıra kendime izin veriyorum; haftada bir ya da iki haftada bir, bazen de hazırlık dönemi yoksa istediğim bir şeyi yediğim oluyor. Bazen iki-üç günde bir, tamamen keyif için, istediğim bir şeyleri tüketiyorum. Arada bunu yapmak gerekiyor. Buradaki en önemli nokta ise denge. Hiçbir şeyi abartmamak lazım; ne kötü beslenmeyi, ne de iyi beslenmeyi. Sürekli sadece brokoli yemek de faydalı değil. Her şeyin ölçülü ve dengeli olması lazım.
G: Dövüş sporuyla ilgilenen genç profesyonellere tavsiyeleriniz neler olur ?
B.U: Çalışın… Ben 45 yaşındayım ve bizim dönemimizde benim açtığım tarzda bir yer yoktu. Yani örneği olan bir yer açmadım; tamamen hayalimde “Böyle bir yer yapsak nasıl olur?” diye düşünerek başladım ve bugün birçok kişinin örnek aldığı bir yapıya dönüştü. Şimdi ise çok fazla örnek, çok fazla kaynak var. Her şeye çok hızlı ulaşılabildiği için çalışmanın ve mücadele etmenin değerini maalesef pek bilmiyor insanlar. Teknolojiyi de elbette kullanmak lazım; yapay zekâ da dahil olmak üzere her şeyden faydalanabiliriz. Ama öğrenmek için mücadele etmekten geri durmamak gerekiyor. Okumak, araştırmak, denemek, sabah erken kalkmak… Yani mesele sadece bir şeyleri kopyala–yapıştır yaparak ilerlemek değil. Neyi neden yaptığını bilmek lazım. Bir başkası bir şey yapıyor diye “O yapıyorsa ben de yapayım” mantığıyla bu iş yürümez. O yüzden çalışmak lazım ama en önemlisi bilinçli çalışmak. Ne yaptığını bilen, neden yaptığını anlayan, emek veren biri olmak bu işin en temel şartı.

