Mekânın Hafızasını Tasarlamak

İç mekân tasarımında odağın yönü değişiyor. Estetiğin ötesinde artık atmosfer, deneyim ve mekânın hafızası konuşuluyor. Kishi Studio’nun kurucusu Oytun Erkişi ile bu yeni tasarım dilini ve geleceğin mekân anlayışını konuştuk.
Röportaj: Merve YEDEKÇİ 

Mekân tasarımı bugün yalnızca estetikle tanımlanmıyor; estetik artık bu çok katmanlı yaklaşımın sadece başlangıcı. Kullanıcı deneyimi, ışık, malzeme ve bağlamla kurulan çok katmanlı bir ilişki olduğunu savunan yeni nesil iç mimarlar, küresel tasarım dünyasında giderek daha fazla söz sahibi oluyor. Londra merkezli Kishi Studio’nun kurucusu iç mimar Oytun Erkişi de bu yaklaşımı benimseyen isimlerden biri. Milano’da başlayan tasarım yolculuğunu Londra’da kurduğu stüdyo ile uluslararası bir ölçekte sürdüren Erkişi, perakende ve yeme-içme mekânlarında deneyim odaklı tasarım anlayışıyla dikkat çekiyor. Kishi Studio Kurucusu Oytun Erkişi ile bir araya geldik, iç mekân tasarımında yükselen yaklaşımları, zamansız tasarım anlayışını ve geleceğin mekân trendlerini değerlendiriyor.

Oytun Erkişi

Gentleman: Sizi biraz tanıyalım, iç mimarlık yolculuğunuz nasıl başladı?

O.E.: İç mimarlık aslında küçüklükten beri aklımda olan bir alandı. Hatta bir dönem evde dekorasyon kararlarına biraz fazla karıştığımı söyleyebilirim. Üniversite yıllarında tasarımı daha yakından incelemeye başlayınca bunun sadece estetikle ilgili olmadığını; aslında insan davranışı, deneyim ve mekân kurgusuyla çok daha derin bir bağ kurduğunu fark ettim. 2017’de Milano’ya gitmem de bu bakış açımın şekillenmesinde elbette önemli bir rol oynadı. Orada geçirdiğim eğitim yılları, tasarıma nasıl yaklaşmak istediğimi çok daha net görmemi sağladı diyebilirim. Zamanla da insanların yaşamlarına ve mekânlarla kurdukları ilişkilere olan ilgim, beni daha çok perakende ve yeme-içme mekânlarına yönlendirdi. Çünkü insanların gündelik hayatta mekânla kurduğu ilişki bu alanlarda daha net hissediliyor. Bir mekânda nasıl hareket ettikleri, ne kadar vakit geçirdikleri ve atmosferle nasıl bağ kurdukları benim için her zaman önemli oldu. 2021’de Londra’ya yerleşerek Kishi Studio’yu kurdum. O zamandan beri de Avrupa ve Körfez bölgesinde, global markalara deneyim odaklı tasarım hizmeti veriyoruz.


G.: Sizce tasarım sürecinizde araştırma ne kadar yer kaplıyor? Akademik bilgi ile saha deneyimi arasında nasıl bir denge kuruluyor, siz bunu nasıl gözlemliyorsunuz?

O.E.: Araştırma benim için tasarım sürecinin en önemli parçalarından biri. Çünkü doğru bir sonuca ulaşabilmek için önce problemi gerçekten anlamak ve tasarım kararlarının arkasında sağlam bir neden kurmak gerekiyor. İç mimarlık pratiğinde projelerin ve gündelik hayatın hızı içinde bu aşama bazen yeterince derinleşmeden geçilebiliyor. Oysa tasarımın yönünü belirleyen şey çoğu zaman tam da bu ilk düşünme ve okuma evresi oluyor. Ben bir projeye başlamadan önce mutlaka biraz geri çekilip düşünmeye ve araştırmaya zaman ayırıyorum. Genellikle ilk günlerde hem projenin bağlamını hem de bende uyandırdığı çağrışımları toplamaya çalışıyorum. Bu süreç çoğu zaman dağınık, açık uçlu ve keşif odaklı ilerliyor; ama tasarımın en verimli tarafı da bence tam olarak burada başlıyor.

Akademik bilgi ya da daha soyut düşünce tarafı benim için önemli, çünkü bir fikrin gerçekten anlam kazanması çoğu zaman onu hemen somutlaştırmadan önce mümkün oluyor. Tasarım önce zihinsel bir çerçeve kuruyor, ardından yavaş yavaş mekânda karşılık buluyor. Saha ise bunu gerçek dünya ile test eden katman haline geliyor. Bence iyi tasarım da tam bu iki alan arasında kurulan dengeden doğuyor.

G.: Bize Kishi Studio’nun çalışma yaklaşımını ve tasarım felsefesini anlatır mısınız? Perakende ve karma kullanımlı projelerde özellikle nelere odaklanıyorsunuz ve bu projeleri benzersiz kılan unsurlar neler?

O.E.: Kishi Studio’da tasarım süreci genellikle mekânın bağlamını ve kullanıcıyla kurduğu ilişkiyi anlamakla başlıyor. Her projenin bulunduğu çevre ve kullanım biçimi farklı olduğu için tasarım yaklaşımı da buna göre şekilleniyor. Bazen bir mekânın gün içindeki ışığı, bazen de insanların mekân içinde doğal olarak oluşturduğu dolaşım rotaları tasarımın ilk ipuçlarını veriyor. Bu nedenle projelere çoğu zaman bir deneyim tasarımcısı gibi yaklaşıyor, mekânı nedensel ilişkiler ve küçük hikâyeler üzerinden okumaya çalışıyoruz. Bir anlamda her projeyi kendi bağlamı içinde ayrı bir hikâye gibi ele alıyoruz. Perakende projelerinde yalnızca ürün sergilemekten çok, insanların mekânı nasıl deneyimlediği önemli hale geliyor. Küçük bir perspektif değişimi ya da doğru konumlandırılmış bir ışık bile mekânın algısını ciddi biçimde değiştirebiliyor. Çoğu zaman iyi tasarlanmış bir mekânda en küçük müdahale bile deneyimi tamamen dönüştürebiliyor. Bugün birçok perakende mekânında gördüğümüz hiper-fiziksel tasarım yaklaşımı da mekânın yalnızca bir fon değil, deneyimin aktif bir parçası haline gelmesiyle ilgili. Karma kullanımlı projelerde ise farklı işlevlerin bir arada dengeli bir biçimde var olabilmesi önemli. Bu nedenle mekânlar arasındaki geçişler ve ölçek ilişkileri tasarımın belirleyici unsurlarından biri oluyor. Genel olarak yaklaşımımız oldukça sade. Mekânın potansiyelini doğru okumaya çalışıyor ve ortaya çıkan fikirlerin zaman içinde mekânda güçlü bir karşılık bulmasına odaklanıyoruz.

G.: Mekân tasarımında trendleri takip etmek ile zamansız, klasik tasarım anlayışını sürdürmek arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Günümüz projelerinde trendleri uygularken hangi kriterleri önceliklendiriyorsunuz ve klasik tasarım öğelerini korumak sizin için ne kadar önemli?

O.E.: Trendler tasarım dünyasının doğal bir parçası çünkü her dönem kendi estetik dilini ve mekân anlayışını üretiyor. Bu nedenle onları tamamen görmezden gelmek yerine, neyi temsil ettiklerini ve hangi ihtiyaçtan doğduklarını anlamak daha anlamlı geliyor. Ancak bir projede trendleri uygularken genellikle üç şeye bakıyorum: bağlam, kullanım ve süreklilik. Mekânın bulunduğu çevre, kullanıcı davranışı ve projenin ne kadar süre yaşayacağı gibi faktörler, trendin gerçekten o projeye ait olup olmadığını belirliyor. Bu yüzden tasarım sürecinde trendleri biraz filtrelemek gerekiyor; her yeni eğilim her mekâna aynı şekilde uyum sağlamıyor. Bu noktada tasarımı katmanlar üzerinden düşünmek denge kurmayı kolaylaştırıyor. Mekânsal kurgu, oranlar, ışık ve malzeme gibi kararlar daha kalıcı olduğu için bunların mümkün olduğunca zamansız olması gerektiğini düşünüyorum. Trendler ise çoğu zaman renk, yüzey, detay ya da mobilya gibi daha değişken katmanlarda kendine yer bulabiliyor. Klasik ya da zamansız diyebileceğimiz öğeler de benim için bir stil meselesinden çok, mekânın iyi kurgulanmış olmasıyla ilgili. Mekânın temel yapısı güçlü olduğunda, güncel dokunuşlar tasarımın daha doğal bir parçası haline geliyor ve zaman içinde farklı şekillerde okunmasına izin veriyor.

G.: Peki, sürdürülebilirlik günümüz iç mekân tasarımında sizce ne kadar merkezi bir rol oynuyor?

O.E.: Sürdürülebilirlik kavramı aslında son yıllarda oldukça değişti. Bir dönem daha çok enerji verimliliği ya da çevre dostu malzemeler üzerinden konuşulurken, bugün tasarımın bütününü ilgilendiren daha geniş bir yaklaşım haline geldi. Bu yaklaşım iç mekân tasarımında çoğu zaman daha temel kararlar üzerinden karşılık buluyor. Bir mekânın uzun süre kullanılabilecek bir kurguya sahip olması, doğru ve dayanıklı malzemelerin seçilmesi ya da doğal ışığın mümkün olduğunca iyi değerlendirilmesi, sürdürülebilirliğin en basit ama en etkili yollarından biri. Bu nedenle sürdürülebilirliği yalnızca teknik bir konu olarak görmekten çok, tasarımın erken aşamalarında düşünülmesi gereken bir yaklaşım olarak ele almak daha doğru geliyor. İyi kurgulanmış ve uzun süre yaşayabilen mekânlar, sürdürülebilirliğin en doğal örneklerinden biri oluyor. Bir mekânın dayanıklılığı ve uzun ömürlü olması da aslında iyi tasarımın doğal sonuçlarından biri; bu açıdan bakıldığında sürdürülebilirlik çoğu zaman iyi tasarımın zaten içinde bulunan bir yaklaşım haline geliyor.

G.: Global ölçekte iç mimarlık dünyasında sizi en çok etkileyen akımlar veya ülkeler hangileri? 

O.E.: Son yıllarda tasarım sahnesinin oldukça hızlı değiştiğini düşünüyorum. Uzun süre özellikle Kuzey Avrupa minimalizmi iç mekân tasarımında güçlü bir referans oluşturdu. Ama bugün beni daha çok farklı coğrafyalarda ortaya çıkan yeni yaklaşımlar etkiliyor. Malzemenin deneysel kullanımı, boşluk kavramının ele alınış biçimi ve tasarımın başka disiplinlerle kurduğu ilişki bana çok ilham veriyor. Londra ve Paris gibi şehirlerde tasarımın sanat, moda ve kültürle kurduğu ilişki bu açıdan çok dikkat çekici. İç mekân tasarımı burada yalnızca mimari bir disiplin olarak değil, daha geniş bir üretim kültürünün parçası gibi işliyor. Londra’da yaşamak ve çalışmak da bu ilişkinin ne kadar canlı ve gündelik hayatın içinde olduğunu yakından görme fırsatı veriyor. Bunun yanında Doğu Asya’daki tasarım pratiğinin de çok güçlü bir ivme kazandığı açık. Çin, Kore ve Japonya’da mekânın malzeme, ışık ve boşluk üzerinden ele alınma biçimi oldukça rafine bir dil oluşturuyor. Bu yaklaşımın iç mekân tasarımında daha cesur ve daha kavramsal sonuçlar ürettiğini görmek mümkün. Türkiye’ye baktığımızda ise aslında çok güçlü bir malzeme kültürü ve zanaatkârlık geleneği görüyorum. Eksik kalan yerin çoğu zaman yetenek değil, tasarımın ne kadar deneysel ele alınabildiği ve arkasındaki düşünsel zeminin ne kadar tartışılabildiği olduğunu düşünüyorum. Tasarımın yalnızca estetik bir sonuç değil, aynı zamanda düşünsel bir süreç olarak görülmesi yeni fikirlerin önünü açıyor. Bu nedenle farklı disiplinlerle kurulan ilişkiyi, araştırma kültürünü ve zanaatkârlık bilgisinin çağdaş tasarım diliyle buluşmasını çok önemli buluyorum. Doğru bir ekosistem içinde Türkiye’den çok özgün ve güçlü işler çıkabileceğine inanıyorum.

G.: Yerel malzeme kullanımı ve zanaatkârlık açısından dünya genelinde öne çıktığını düşünüyoruz. Sizce bu alandaki potansiyeli hangi ülkeler daha iyi değerlendiriyor ve hangi alanlarda ilham alabiliriz?

O.E.: Yerel malzeme ve zanaatkârlık konusunda dünya geneline baktığımda, Japonya’nın bu potansiyeli en güçlü değerlendiren örneklerden biri olduğunu düşünüyorum. Orada malzemeye gösterilen dikkat, üretim tekniğinin tasarımın asli bir parçası haline gelmesi ve detay kültürü gerçekten çok etkileyici. Malzeme yalnızca kullanılan bir unsur olarak kalmıyor; çoğu zaman mekânın dili, ritmi ve atmosferini kuran ana yapı haline geliyor. Avrupa’da ise özellikle İtalya ve Fransa bu konuda çok güçlü örnekler sunuyor. İtalya’da yerel üretim bilgisi çağdaş tasarımla çok doğal bir biçimde birleşiyor. Fransa’da ise zanaatkârlık daha çok yüzey kalitesi, birleşim detayları ve işçilik hassasiyeti üzerinden öne çıkıyor. İlham verici olan nokta, yerel üretim bilgisinin nostaljik bir referans gibi değil, güncel tasarımın yaşayan bir parçası gibi ele alınması. Bence burada özellikle üç konuya bakmak önemli: malzemenin zaman içindeki değişimini tasarımın parçası olarak kabul etmek, birleşim detaylarını gizlemek yerine karakterli bırakmak ve üretim sürecini en baştan tasarımın içine almak. Çünkü çoğu zaman taşın birleşim biçimi, metalin aldığı patina ya da seramiğin elde üretim izini ne kadar taşıdığı, mekânın karakterini asıl belirleyen şey oluyor. Türkiye’ye baktığımda ise çok güçlü bir zanaatkârlık ve üretim geleneği görüyorum. Taş, ahşap, seramik ve metal gibi alanlarda çok zengin bir bilgi birikimi var. Burada daha fazla gelişebilecek alanın, bu üretim bilgisini tasarım sürecine daha erken dahil etmek ve yerel malzemeyi daha çağdaş ama aynı zamanda daha yere ait bir dille ele almak olduğunu düşünüyorum.

G.: Avrupa’da binalarda teras üstü bahçeler, dikey tarım uygulamaları ve yeşil cepheler gibi sürdürülebilir iç mekân entegrasyonları giderek yaygınlaşıyor. İç mekân tasarımı perspektifinden bakacak olursak, bu tür mekanların kullanıcı deneyimine, mekân kalitesine ve yaşam kalitesine katkılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

O.E.: Bu tür uygulamaların yalnızca sürdürülebilirlik açısından değil, mekânın niteliği açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle büyük şehirlerde doğayla kurulan ilişkinin gündelik hayatın bir parçası haline gelmesi, kullanıcı deneyimini gerçekten değiştiriyor. Teras bahçeleri, yeşil cepheler ya da benzer entegrasyonlar, yapının iç ve dış dünya arasındaki sınırını daha yumuşak bir noktaya taşıyor. Milano’da Isola bölgesindeki Bosco Verticale gibi örneklerde bunu çok net görmek mümkün. Orada yeşil katman yalnızca görsel bir unsur olarak durmuyor; ışıkla, gölgeyle, mahremiyetle ve mevsimlerle birlikte çalışan bir atmosfer oluşturuyor. Bence asıl mesele de burada başlıyor. Yani doğayı yapıya eklemekten çok, onu mekân deneyiminin doğal bir parçası haline getirmek söz konusu. İç mekân tasarımı açısından bunun en kıymetli tarafı, mekâna daha yaşayan ve daha katmanlı bir karakter kazandırması. Kullanıcı artık yalnızca kapalı bir hacmin içinde kalmıyor; gün ışığıyla, bitkisel doku ile, hava ve zaman hissiyle daha güçlü bir ilişki kuruyor. Bu da hem mekân kalitesini hem de yaşam kalitesini doğrudan etkiliyor. Burada önemli olan, bu tür kararların yalnızca görsel bir jest olarak kalmaması. İyi çözüldüğünde, yeşil yüzey ya da teras bahçesi estetikten daha fazlasını sunuyor; mekânın kullanımını, hissini ve ritmini değiştiriyor.

G.: Roma, tarih boyunca iç mekân tasarımında zengin bir miras sunuyor; klasik villa iç mekânları, saraylar, kiliseler ve meydan çevresi mekanlarıyla. İç mimar perspektifinden bakacak olursak, Roma’daki bu tarihî ve estetik zenginlikten günümüz projelerinizde ilham aldığınız örnekler var mı? 

O.E.: Evet, Roma bu anlamda gerçekten çok güçlü bir referans. Ama beni en çok etkileyen şey, doğrudan klasik bir dili tekrar etmekten çok, Roma’daki mekânların kurduğu ağırlık, oran ve atmosfer duygusu oluyor. Orada malzeme, ışık ve boşluk arasında çok dengeli bir ilişki hissediliyor. Bence bu hâlâ çok güncel bir ders.Özellikle mekân kurgusu açısından Roma’da güçlü bir sekans duygusu var. Bir mekân diğerine hep belirli bir ritimle açılıyor; akslar, eşikler ve geçişler oldukça kontrollü. Benim için bu, projelerde önemli bir referans. Çünkü iyi bir iç mekân sadece tek bir an üretmiyor; içeride ilerledikçe değişen bir deneyim kuruyor. Işık kullanımı da çok etkileyici. Pantheon bunun en güçlü örneklerinden biri; orada ışık yalnızca mekânı aydınlatan bir unsur gibi çalışmıyor, neredeyse hacmin algısını ve zaman duygusunu kuruyor. İçeri giren ışığın gün boyunca hareket etmesi, mekânı sürekli yeniden tanımlıyor. Bugün projelerde birebir böyle bir dil kurmasak da, ışığın daha süzülerek, daha katmanlı ve daha yönlendirilmiş kullanılmasının bende bıraktığı etkiyi çok önemsiyorum. Roma’nın bana en ilham verici gelen taraflarından biri de, mekânı her zaman bir tür sahneleme duygusuyla kurması. Bunu daha güncel bir dille düşündüğümde Carlo Scarpa’nın yaklaşımı bana yakın geliyor. Çünkü Scarpa da tarihî olanı olduğu gibi tekrar etmek yerine, malzeme, ışık ve detay üzerinden yeniden yorumlayan bir dil kuruyor. Sanırım Roma’dan bugün hâlâ taşıdığım en güçlü fikir de bu: bir mekânın yalnızca iyi görünmesi değil, aynı zamanda bir ritim, bir ağırlık ve hafızada kalan bir etki bırakması.

G.: Bir mekânın atmosferini ve kullanıcı deneyimini şekillendiren ışık tasarımında hangi prensipleri önceliklendiriyorsunuz? 

O.E.: Işık bence bir iç mekânın en belirleyici katmanlarından biri. Çünkü aslında mekânı ve bütün detayları büyük ölçüde ışığın açısıyla algılıyoruz. Malzemenin dokusu, yüzeylerin derinliği ya da bir mekânın ritmi çoğu zaman ışığın ona nasıl değdiğiyle ortaya çıkıyor. Bu yüzden aydınlatmayı yalnızca teknik bir ihtiyaç olarak değil, atmosferi kuran temel unsurlardan biri olarak görüyorum. Benim için burada en önemli prensip, ışığı tek bir kaynak üzerinden değil, katmanlar halinde ele almak. Genel aydınlatma, vurgu ışığı ve daha yumuşak atmosfer ışığı bir araya geldiğinde mekân çok daha dengeli hissettiriyor. Ama asıl farkı yaratan şey yalnızca aydınlık üretmek değil; bazen hissi kuran unsur kontrollü biçimde bırakılmış gölgeler oluyor. Çünkü çoğu zaman bir mekânın duygusunu fazla ışık değil, ışığın nerede geri çekildiği belirliyor. Doğal ve yapay ışık dengesinde ise önce doğal ışığın mekân içindeki davranışını anlamaya çalışıyorum. Gün boyunca ışığın nereden geldiği, nasıl kırıldığı, hangi yüzeylerde yansıdığı ya da hangi saatlerde daha sert hale geldiği tasarım kararlarını doğrudan etkiliyor. Yapay ışığı da bunun üzerine, doğal ışığı bastıran değil, onun bıraktığı etkiyi devam ettiren bir katman gibi düşünmek daha doğru geliyor. Buradaki en hassas konu, ışığın yalnızca görünürlük sağlaması değil, malzemeyle ve mekânın karakteriyle doğru ilişki kurması. Çünkü aynı ışık taşta, ahşapta, kumaşta ya da metalde tamamen farklı bir etki yaratabiliyor. Benim için iyi aydınlatılmış bir mekân da biraz böyle tanımlanıyor; fazla aydınlık olmasından çok, ışığın yoğunluğunu, gölgesini ve ritmini dengeli bir biçimde taşıyan bir atmosfer kurması daha önemli.

G.: Son olarak, önümüzdeki dönemde iç mekân tasarımında öne çıkacağını düşündüğünüz trendler neler? Sürdürülebilirlik, teknoloji, kullanıcı deneyimi veya malzeme kullanımında hangi gelişmelerin sektörü şekillendireceğini öngörüyorsunuz?

O.E.: “Trend” kelimesini burada yalnızca görsel bir eğilim olarak değil, iç mekânın nasıl yaşandığını değiştiren gelişmeler olarak ele almak daha doğru. Bugün öne çıkan yönelimlere bakınca birkaç başlık belirginleşiyor: daha uzun ömürlü ve döngüsel malzeme kullanımı, teknolojinin görünmez ama akıllı biçimde entegrasyonu, kullanıcı deneyiminin daha duyusal ele alınması ve mekânların tek bir işleve bağlı kalmaması. Görsel tarafta ise bir yandan daha katmanlı ve cesur bir maksimalist yaklaşım öne çıkarken, diğer yandan daha sakin, rafine ve dokusal bir sessiz lüks anlayışı ile dokusal minimalizm de aynı ölçüde güç kazanıyor. Özellikle perakende ve yeme-içme sektöründe deneyim odaklı iç mekân anlayışının daha görünür hale geldiğini görüyoruz. Önümüzdeki dönemin en belirleyici konularından biri, sürdürülebilirliğin artık ayrı bir başlık olmaktan çıkıp tasarımın doğal bir parçası haline gelmesi. Burada odak yalnızca “çevre dostu” malzeme seçmek değil; bir mekânın ne kadar uzun ömürlü olduğu, nasıl yaşlandığı ve gerektiğinde nasıl dönüşebildiği de bunun bir parçası. Bunu bugün Avrupa’da, özellikle eski yapıların yeni işlevlerle yeniden ele alınışında net biçimde görmek mümkün. Bununla birlikte malzeme kullanımında daha deneysel bir döneme girildiği de söylenebilir. Malzemelerin yalnızca alışıldık işlevleriyle değil, daha dönüştürülmüş ve beklenmedik biçimlerde ele alınması giderek daha görünür hale geliyor. Taşın hafif bir yüzey gibi okunması, metalin daha yumuşak ve duyusal bir etki yaratması ya da endüstriyel bir malzemenin atmosfer kuran bir öğeye dönüşmesi bu yeni yaklaşımın parçaları. Teknolojide ise en dikkat çekici gelişme, artık görünür olmak zorunda olmaması. Akıllı aydınlatma, akustik kontrol, sensörler ya da iklimlendirme sistemleri mekânın estetiğini bozmadan onun doğal bir katmanına dönüşüyor. Bunun yanında perakende ve yeme-içme sektöründe interaktif teknolojilerin çok daha yaygın kullanılacağı da açık. Dijital yüzeyler ya da tepki veren katmanlar bir gösteri unsurundan çok, mekânı daha hatırlanabilir kılan deneyim araçları gibi çalışıyor. Kullanıcı deneyimi tarafında ise daha duyusal, daha atmosferik ve daha esnek mekânlar öne çıkıyor. Artık önemli olan yalnızca iyi görünen bir iç mekân üretmek değil; ışık, malzeme, akustik, koku, sıcaklık ve dolaşım üzerinden gerçekten hissedilen bir atmosfer kurabilmek. Bu nedenle önümüzdeki dönemde sektörü şekillendirecek asıl yönelimin, gösterişli trendlerden çok daha akıllı, daha katmanlı ve hafızada daha güçlü yer eden mekânlar olacağını düşünüyorum.

Dergimiz her ayın ilk haftası Türk Telekom Dergilik, D&R, Remzi Kitabevi ve tüm seçkin marketlerde…