Giza’nın 5.000 yıllık ufku önünde “The Shen” yükseliyor. Mert Ege Köse’nin zamansız formu, Türkiye’den MENA hattına uzanan çağdaş sanatın ritmini piramitlerin kalbine yeniden yazıyor.
Kahire’de gerçekleşen Art D’Égypte’nin Forever Is Now serisinin beşinci edisyonu, 11 Kasım – 11 Aralık 2025 tarihleri arasında Giza Piramitleri’nin 5.000 yıllık silüeti önünde gerçekleşiyor. Bu yıl etkinlik, Türkiye çağdaş sanatı açısından dikkat çekici bir gelişmeye sahne oluyor: Kamusal alanda büyük ölçekli heykelleriyle tanınan Mert Ege Köse, küratör Ayça Okay’ın kavramsal yönlendirmesiyle üretilen “The Shen” adlı çalışmasıyla programda yer alıyor. Okay’ın aynı zamanda bu yılın küratöryel kurulunda bulunması, projeye hem içeriden hem de bütünsel bir perspektif kazandırıyor.

Yaklaşık bir yıllık araştırma, saha çalışması ve üretim sürecinin ardından Asaşsanat atölyelerinde alüminyumdan üretilen “The Shen”, 6 metre genişliği, 5 metre yüksekliği ve 2,5 metre derinliğiyle piramitlerin önünde hem fiziksel hem de sembolik bir ağırlık taşıyor. Antik Mısır’ın sonsuzluk ve koruma simgesi Shen halkasından esinlenen Köse, bu kadim sembolü zamansızlık, bütünlük ve mekân algısı üzerine çağdaş bir yoruma dönüştürüyor. Parlak yüzeyleriyle izleyiciyi kendi yansımalarıyla karşı karşıya bırakan çalışma, yalnızca bir heykel değil; insan, mekân ve evren arasındaki ilişkiyi yeniden düşündüren bir eşik niteliği taşıyor. Bu özel projeyi, merak ettiklerimizi hem sanatçı Mert Ege Köse’ye hem de küratör Ayça Okay’a sorarak derinleştirdik.

Bu projeye giden süreci anlatır mısın? “The Shen”in hikâyesi nerede başladı?
Mert Ege Köse: “The Shen”in yolculuğu, geçtiğimiz yıl Art D’Égypte’den aldığım davetle başladı. Projenin Mısır kültürüyle bir bağ kurması gerekiyordu; araştırmalarım sırasında başı ve sonu olmayan, bütünlüğü ve sonsuzluğu temsil eden Shen düğümü ile karşılaştım. Bu sembol, işin hem kavramsal çekirdeği hem de mekânla kurduğu ilişki için güçlü bir başlangıç oldu. Yaklaşık bir yıl boyunca küratörüm Ayça Okay ile bu sembolü hem kavramsal hem mekânsal açıdan tartıştık; ardından üretim, lojistik ve yerleştirme süreçleri geldi. Giza Platosu’nun uçsuz bucaksız yapısı, eserin ölçeğini belirlerken en çok düşündüğüm konulardan biriydi. Piramitlerin hizalanarak tek bir form gibi göründüğü özel bir noktayı seçtim; bu sayede kendi heykelimin ölçeğini büyütmek yerine piramitleri optik olarak küçültmeyi, mekânı yeniden dengelemeyi hedefledim. Piramit görseli ise kolektif hafızamızda o kadar güçlü ve tekrar eden bir imaj ki, eseri konumlandırırken bu baskın görsel algıyı mutlaka hesaba katmam gerekiyordu. Bu yüzden heykeli, piramitlerin tek bir piramitmiş gibi hizalanarak göründüğü çok özel bir noktaya yerleştirdim. Diğer açılarda piramitler dağınık görünüyor ve büyük olanlar daha da büyüyor; bu da heykelin ölçeğini ister istemez bastırıyor. Benim hedefim heykeli büyütmek değil, mekânın devasa ölçeğini optik bir müdahaleyle yeniden düzenlemekti. Piramitleri “’ek bir form’ gibi hizalayarak aslında onları küçülttüm. Böylece heykelin varlığıyla eşit bir ilişki kuran bir alan yarattım. 5 metre yüksekliğinde tasarladığım yapının formun içinde iki paralel paslanmaz yüzey ve ortasında 96 santimetrelik bir boşluk bulunuyor. Bu ölçü, bir kapıdan biraz büyük ama yüksek tavan etkisi veren bir orana sahip. Ziyaretçi içeri girdiğinde kendi yansımalarının sonsuza doğru çoğaldığını görüyor. Bu, Shen’in temsil ettiği bütünlük ve zaman dışılık kavramlarının fiziksel bir karşılığı gibi. Bu heykeli bir ‘ritüel alanı’ olarak tasarladım. İnancı ne olursa olsun, kişinin o geniş sessizlikte kendiyle baş başa kalabileceği bir an yaratmak istedim.

Bir sanatçı için “mekân” ne kadar belirleyici?
M.E.K.: Kamusal alanda ürettiğim her iş, aslında bir mekânla sürekli bir hesaplaşma hâli. Ölçeklerle, binalarla, tarihi yapılarla, hatta bazen oradaki en basit objelerle bile bir diyaloğa girmek zorundasınız. Bu yüzden mekân, heykelin hissiyatını baştan şekillendiren en güçlü unsurlardan biri. Benim için kamusal alanda çalışırken üç temel aktör var: eser, mekân ve izleyici. Mekânın ölçeği, ritmi, tarihsel yükü ya da coğrafi karakteri eseri yeniden yazar. İzleyicinin o mekânda eserle kurduğu ilişki ise tüm bu denklemde son noktayı koyar. Giza, Dubai Financial Center veya İstanbul Havalimanı gibi birbirinden tamamen farklı dinamiklere sahip alanlarda çalışmak, her seferinde heykelin dilini yeniden kurmamı gerektiriyor. Çünkü mekân değiştikçe eser de değişiyor hatta bazen kendini yeniden tarif ediyor.

Peki… alüminyum senin için gerçekten ne ifade ediyor?
M.E.K.: Heykel eğitimim boyunca ahşap, mermer ya da çamurla hiçbir zaman güçlü bir bağ kuramadım. Ama metal malzemeyle ilk andan itibaren doğal bir yakınlığım vardı. Öğrencilik yıllarım çivileri, hurdaları bir araya kaynaklayarak geçti. Metalin verdiği o direnç, esneme ve ağırlık hissi hep daha samimi geldi. 2015 yıllında Safa Bayar Yavuz’la birlikte Asaşsanat macerası başladığında alüminyumla ilişkim bambaşka bir boyuta taşındı. Bir alüminyum firmasının içinde üretmek, malzemenin bütün potansiyelini yakından tanımamı sağladı. O noktada alüminyum benim için bir malzeme olmaktan çıkıp heykellerin “derisi” gibi davranmaya başladı; formu taşıyan, ışığı yöneten, yüzeydeki titreşimi belirleyen bir yapı hâline geldi.
Mert Ege Köse’nin estetik anlayışını üç kelimeyle özetleseydiniz, hangi üç kelimeyi seçerdiniz?
M.E.K.: Sanat pratiğimin merkezinde ‘birim tekrarı’ var. Her heykelim, en küçük parçanın çoğalarak yeni bir form yaratmasıyla oluşuyor; bu da benim kişisel alfabemi oluşturuyor. Tıpkı atomlar, pikseller veya hücreler gibi… Büyük yapıları küçük birimlerle örüyor; kimi zaman düzenli parçalar, kimi zaman bükülmüş amorf levhalarla düzen ve kaosu yan yana getiriyorum. Heykellerimin ritmini belirleyen de bu ikilik. Estetik duruşumu üç kelimeyle tanımlamam gerekirse: düzenli, net ve zıt.
Bir Türk sanatçıyı global sahnede görünür kılan esas kırılma noktası nedir sence?
M.E.K.: Bence uluslararası görünürlük tek bir adımla değil; doğru bağlamlarda, doğru mekânlarda var olabilmekle oluşuyor. Benim için iki önemli kırılma noktası vardı: AWC Contemporary ile Dubai’de gerçekleştirdiğimiz projeler ve DIFC’nin heykellerimi kalıcı koleksiyonuna dahil etmesi; ardından Giza Piramitleri’nin önüne yerleştirdiğim eser. Bu iki deneyim, işlerimin küresel ölçekte nasıl karşılık bulduğunu netleştirdi. Yakında paylaşacağım yeni proje de bu çizginin devamı olacak. Bu yüzden bir Türk sanatçının gerçekten görünür olmasını sağlayan şey, sadece yurtdışında sergilenmek değil; ürettiği işin bağlamıyla uluslararası bir cümle kurabilmesi..
Global sanat piyasasındaki volatiliteyi nasıl yorumluyorsunuz?
M.E.K.: Bu dalgalanmayı ani fiyat artışları ya da düşüşleri üzerinden değil, istikrar üzerinden okuyorum. Bir sanatçının görünürlüğünü belirleyen şey; nereden geldiği, ne ürettiği ve bunu ne kadar tutarlı biçimde sürdürdüğüdür. Hızla parlayıp aynı hızla sönen örnekler de var, yıllardır iyi işler üretmesine rağmen sistemde tutunamayanlar da… Bu yüzden tek bir değişken yok. Tutarlılık, doğru kariyer yönetimi, sağlam ilişkiler, kaynak kullanımı ve özellikle kriz yönetimi birlikte çalıştığında yol daha uzun ve sağlıklı ilerliyor. Aslında bu sadece sanat piyasası için geçerli değil; markalarda, müzikte, modada da aynı geçici parlamaları görüyoruz.

Mert Ege Köse’nin ‘The Shen’ üzerine anlattıkları, bu projenin yalnızca bir heykel yerleştirmesinden ibaret olmadığını; fikrin, mekânın, tarihin ve deneyimin birbirine düğümlendiği çok katmanlı bir sürecin sonucu olduğunu gösteriyor. Böylesine güçlü bir kavramsal yapının arkasında elbette dikkatle örülmüş bir küratöryel düşünce sistemi de var. Projenin hem yaratıcı hem de yön veren ayağı olarak, tüm bu sürecin görünmeyen mimarisini inşa eden isim Ayça Okay.
Şimdi biraz da sözü ona bırakalım; bu projeyi küratöryel sezgisi ve stratejisiyle mümkün kılan bakış açısını dinleyelim…
Bir küratöryel süreci başlatan ilk soru sizde hangisidir?
Bir proje başlarken ilk sorduğum şey aslında çok basit: “Bu sürecin çıktısı neden şimdi olmalı?” ,“Bu mesele kimin hayatına dokunacak, hangi duyguyu tetikleyecek?” İdeal bir çıktı benim için o küçük iç titreşimle başlar. Bir sanatçının işindeki çok küçük bir detay, bazen belirli bir coğrafyada yaşanan sosyo-ekolojik bir kırılma, bazen de kendi kişisel hafızamdan yükselen bir duyarlılık…O titreşim zamanla teoriyle, okumalarla, arşivle, saha çalışmasıyla ve tabii ki sanatçı konuşmalarıyla genişleyip derinleşir. Bienal ölçeğinde ise bağlam çok daha kolektiftir. Kamusal alan, toplumsal yük, mekânın tarihi, izleyicinin psikopolitik hâli… Bütün bu katmanların aynı anda konuşmasına izin verecek bir alan açmak benim için “başlangıç.”
Sizce bu bölgenin çağdaş sanatı dünya sahnesinde hangi evrede?
Türkiye, Akdeniz, Levant ve geniş MENA hattı şu anda tam anlamıyla bir eşik döneminde. Bölge artık yalnızca “yükselen” değil; gerçekten takip edilen, tartışılan ve araştırılan bir üretim coğrafyası. Bu görünürlük egzotik bir meraktan değil, politik kırılganlıklara, toplumsal dönüşümlere ve ekolojik sarsıntılara verilen çok katmanlı sanatsal yanıtlardan doğuyor. Dolayısıyla bu coğrafyanın sanatı küresel sahnede hem duygu hem teori hem de politika üzerinden okunuyor. Türkiye’nin dinamikleri ise biraz daha farklı işliyor; maddi kaynakların sınırlılığı, hayal ettiğimiz ölçek ve nitelikte projeleri hayata geçirmemizin önünde hâlâ ciddi bir engel oluşturuyor.
Barcelona Panoramic Festivali’nden Mataró Müzesi’ne, Beyrut Zico House’tan Paris LaChapelle’e… Bu kadar çok coğrafyada çalışırken küratöryel dilinizi nasıl sabit tutuyorsunuz?

Benim için en belirleyici unsur şu: Ben zaten Akdeniz kültürünün içinden gelen biriyim.
Dolayısıyla çalıştığım coğrafyaların çoğu bana yabancı değil; ritmine, kırılganlığına, kolektif duygusuna, kaosuna, sıcaklığına içgüdüsel olarak hâkimim. O yüzden farklı yerlerde çalışmak aslında hep “büyük bir Akdeniz hikâyesi”nin farklı cümlelerini yazmak gibi. Küratöryel omurgam sabit: sosyal ve politik meseleler, ekoloji, ilişkisel bağlar, kırılganlık, dinamik düşünme, kolektif hafıza…Ama her şehir bu omurgaya kendi tonunu ekliyor. Yani dilimi değiştirmiyorum; coğrafyalar dili yeniden renklendiriyor ve bu geçiş benim için çok organik.
Küratörlük sürecinde en zorlayıcı kısım nedir?
Uzun zamandır üzerine düşündüğüm bir konu bu.. Sürecin sanat ve düşünce odaklı kısmından keyif aldığım kadar hiçbir şey beni iyi hissettirmiyor. Tüm meselem bu, varlığımı adlandıran bir mücadele bu. Teknik hazırlık, lojistik, bütçe, yönetim ve idari süreçler… Evet, bunlar zorlayıcı. Özellikle benim ülkemde daha zor. Ama benim için asıl zorluk şu: Bir fikri, bütün paydaşlara aynı netlikte anlatmak. Sanatçıya söylediğiniz şey ile sponsora söylediğiniz şey aynı duyguyla gitmiyor. Şehir yönetimi başka bir dil istiyor, mekân ekibi başka, kamusal alan başka. Küratörlük bazen bir fikir çevirmenliği gibidir: Hem dil çevirisi, hem duygu çevirisi. Bir de hayal ile gerçeklik hep farklı ölçeklerde çalışır. Bu iki mesafeyi yaratıcı bir biçimde yakınlaştırmak, her projenin yeni sınavı.

The Shen gibi güçlü bir işte sizin için en büyük küratöryel sorumluluk neydi? Son olarak… Mert’le çalışırken bu dinamiği nasıl tarif edersiniz?
Mert Ege Köse ile ilişkimiz üniversite yıllarına dayanıyor; aynı okuldan arkadaşız ve kariyerlerimiz boyunca ondan fazla projeyi birlikte hayata geçirdik. Bu kadar uzun süre yan yana üretmek, aramızda artık söze bile gerek kalmayan bir ritim yarattı. Birlikte büyüdük, aynı hocalardan ilham aldık ve bize güvenen herkese karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek için bir gün bile şikâyet etmeden çalıştık. Bu nedenle Mert ile işbirliğim, en organik üretim ilişkilerimden biri. İkimiz de “işin mutfağından” geliyoruz; sorun çözmek, mücadele etmek ve üretimi ayakta tutmak çalışma kültürümüzün merkezinde. Son yıllarda bu mücadeleci tavrı biraz daha spiritüel bir akışla dengelemeye, ortaya çıkan her problemi aynı sertlikle değil, daha farkındalıklı bir yerden karşılamaya çalışıyoruz hâlâ öğreniyoruz. Mert, büyük ölçekli bir üretim merkezini yönettiği için oldukça disiplinli; sabah altıda kalkar, tüm gün çalışır ve aynı çalışma etiğini birlikte üretirken benden de bekler. Bu yapı bazı sanatçılar için fazla katı olabilir; fakat benim çalışma prensiplerimle tamamen örtüşüyor. Ona düşünsel bir alan açıyorum; o da o alanın sınırlarını zorlayarak büyütüyor. Benim kurduğum teorik çerçeve onun sezgiselliğiyle genişliyor; onun hayal gücü benim kavramsal yaklaşımımı derinleştiriyor. Yakın zamanda sanatçı kitabının editöryel sürecini üstlenmem de aslında bu ortak hafızanın bir devamı. Yıllardır yan yana kurduğumuz ritim, bu projeyi sadece profesyonel bir işbirliği değil; duygu, hafıza ve karşılıklı öğrenme katmanlarıyla beslenen bir ilişkiye dönüştürdü.

