Katmanlar Arasında Çağdaş Figürasyon

Geleneksel resim tekniklerini çağdaş teknolojilerle buluşturan Sait Mingü, Nişantaşı’nda yenilenen atölye ve galeri mekânıyla figüratif sanatı dijital katmanlar, ışık oyunları ve mekânsal deneyimlerle yeniden yorumluyor.

Sait Mingü, Nişantaşı’nda kapsamlı bir yenilenme sürecinden geçen atölye ve galeri mekânıyla sanat pratiğini daha bütüncül bir deneyim alanına taşıyor. Geleneksel resim tekniklerini dijital olanaklarla bir araya getiren sanatçı, figüratif anlatımı çağdaş bir bakışla yeniden yorumlarken; insanın kırılganlığına, içsel gerilimlerine ve modern yaşamın çok katmanlı yapısına odaklanıyor.

El çizimi, boya, fotoğraf dokuları ve dijital müdahaleleri aynı yüzeyde buluşturan Mingü’nün işleri; yalnızca estetik bir anlatı değil, aynı zamanda duygu, ritim ve mekân ilişkisi üzerine kurulu güçlü bir dünya yaratıyor. Pleksi yüzeyler, ışık oyunları ve yansımalarla izleyiciyi eserin içine çeken sanatçıyla; üretim sürecini, teknolojiyle kurduğu ilişkiyi, gerçek ile kurgu arasındaki ince çizgiyi ve bugün sanatın dönüşen dilini konuştuk.

Boringman: Üretiminizin özünü birkaç cümleyle anlatmanız gerekse ne söylersiniz?
Sait Mingü:
Mimar Sinan Üniversitesi resim bölümü mezunuyum. Uzun yıllar klasik tekniklerle (tuval ve suluboya) sergiler açıp üretim yaptım. Son dönemdeki eserlerim el ile dijital arasında kurduğum bir teknik üzerine kurulu. Çalışmalarıma ilk başta kompozisyonu oturttuktan sonra kalemle çizerek, boyayarak başlıyorum. Daha sonra bu çizim ve boyaları ayrı ayrı katmanlar halinde dijital ortama aktarıp bilgisayar yardımı ile yeniden düzenleyerek tek bir yüzeyde tekrar bir araya getiriyorum. Sonrasında ise tek edisyon olarak özel bir çıkış alıp pleksi kaplaması yapılmasının ardından esere son halini vermiş oluyorum. Benim için önemli olan nokta, tüm bu süreçte elin izinin ve boyanın duygusunun kaybolmaması. Özetle üretimim, figür resmini geleneksel ve çağdaş tekniklerle ileriye taşıma çabası. Bakarsanız eserlerimin çoğunda sürreal bir atmosfer var. Beni ilgilendiren mesele gerçek ile kurgu arasındaki o belirsiz ve oyuncu durum. Resimlerimde her şey tam olarak açıklanmış değil; izleyicinin de kendi hikâyesini ve yorumunu getirebileceği bir boşluk bırakmayı seviyorum. Tezatlardan oluşan hikayeler yaratmayı ve gerçek üstü durumlar kurgulamaktan hoşlanıyorum”

B.: İşlerinizde dışavurumcu bir anlatım dili dikkat çekiyor. Duyguyu görsele dönüştürürken çıkış noktanız ne oluyor?
S. M.:
Çıkış noktam genelde bir duygu ya da içsel bir gerilim oluyor. Figür ve kompozisyon bu duygunun etrafında şekilleniyor. Bazen çok kısa bir an bazen de uzun süre taşıdığım bir iç durum tetikliyor resme başlangıç anımı. O hissi birebir anlatmaya çalışmıyorum; daha çok onun görsel karşılığını arıyorum. Figür, renk, yüzey ve katmanlar bu duyguyu taşıyan araçlara dönüşüyor. Çoğu zaman resme başlamadan önce zihnimde oluşan imgeyi ve kompozisyonu oldukça net bir şekilde hayal edebiliyorum. İşin genel görünümü, atmosferi ve hatta yaklaşık etkisi çoğunlukla baştan belirgin oluyor. Bu biraz da zaman içinde gelişen bir pratik ve görsel hafızayla ilgili. Önceki dönemlerde sadece suluboya ya da akrilik ile çalışırken de benzer bir süreç vardı. Fikir çoğu zaman malzemeyle birlikte gelirdi; neyi hangi yüzeyde yapmak istediğimi içgüdüsel olarak hissederdim. Kâğıt mı tuval mi olacağı bile çoğu zaman iş başlamadan netleşirdi. Şimdi karışık teknikle çalışırken bu sezgi daha da katmanlı hale geldi. Hangi malzemeyi ne ölçüde kullanacağımı, dijital ve fiziksel alanı nasıl dengeleyeceğimi büyük ölçüde önceden hissederek işe başlıyorum. Ama yine de süreç içinde küçük değişimlere ve beklenmedik müdahalelere her zaman alan bırakıyorum.

B.: Müziğin üretim ritminizi ve görsel dilinizi etkilediğini düşünüyor musunuz?
S. M.: Kesinlikle. Zaten müzik bence en yaygın soyut sanat örneği ve üretim sürecimin önemli bir parçası. Resim de hisler ve duygular ile yapıldığı için çalışmanın ritmini ve duygusunu doğrudan etkiliyor. Özellikle klasik, ambient, elektronik, piyano ve sinematik müzikler beni besleyip etkiliyor. Zaten ritim sadece seste değil, resmin içinde de var. Boşluklar, esler, açık, kapalı alanlar.

B.: Sanatınızın fiziksel çevreyle kurduğu ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?
S. M.: Çocukluğumdan itibaren mimarlığın içinde büyüdüm diyebilirim. Babamın ofisi, çizimler, şantiyeler. Bunlar meslek olarak mimarlığa yönelmesem de hem görsel hafızamda hem de düşünme biçimimde güçlü izler bıraktı. Bu yüzden mekânı hiçbir zaman sadece bir arka plan olarak algılamadım. Bu algı, bugün eşim Ayşe ile birlikte yaşarken ve üretirken de sürekli canlı kalıyor. Aynı zamanda farklı mimarlarla ve projelerle yaptığım iş birlikleri de mekânı okuma biçimimi geliştirdi. Otel, ev ya da bir galeri fark etmeksizin, mekânın nasıl kurulduğu ve nasıl deneyimlendiği benim işimin önemli bir parçası. Bu nedenle işlerimde mekân pasif bir zemin değil, aksine işi tamamlayan ve çoğu zaman yönlendiren aktif bir unsur. Özellikle son dönem işlerimde kullandığım pleksi yüzeyler ve ışık ilişkisiyle birlikte, eserler mekânla birlikte değişen, onu içine alan bir yapıya dönüşüyor.

B.: Son dönem işlerinizde öne çıkan pleksi kaplama yüzeyler, ışık ve derinlik algısını güçlü biçimde etkiliyor…
S. M.:
Dijital ve geleneksel üretim tekniklerini birlikte kullanıyorum. Elle yaptığım çizimler, boyamalar, kâğıt ve tuval üzerindeki katmanlar ile fotoğraf dokularını dijital ortamda bir araya getirerek tek bir yüzey üzerinde yeniden kurguluyorum. Sonrasında özel baskı süreçlerinden geçirip eseri pleksiyle kaplayarak son haline ulaştırıyorum. Pleksiyle çalışmamın en önemli nedenlerinden biri, ışık ve mekânla kurduğu ilişki. Yüzeye hem parlaklık hem de optik bir derinlik katıyor. Üzerinde oluşan yansımalar sayesinde izleyici sadece esere bakmıyor; bulunduğu mekân da işin bir parçası haline geliyor. Aynı zamanda kullandığım fotoğraf kâğıdının renk yoğunluğunu, kontrastını ve katman hissini en güçlü şekilde bu teknikle elde edebiliyorum. Bu da işleri daha fiziksel, daha derin ve değişken bir yapıya taşıyor. Dijital bir yüzey hissinden çok, yaşayan ve mekânla birlikte dönüşen bir görüntü ortaya çıkıyor.

B.: Peki, bugün sanat dünyasında küresel ölçekte neleri izliyorsunuz?
S. M.:
Sosyal medya ve internetin getirdiği olanaklar sayesinde artık merak ettiğim ancak orada bulunamadığım dünyanın birçok şehrindeki sergileri sanal olarak geziyorum. Belli başlı büyük sanat şehirleri için özellikle kapsamlı sergi ve galeri turları mevcut. Onlardan bolca yararlanıyorum. Küresel ölçekte baktığımda ise sanat dünyasının artık sadece estetik üzerinden değil; hikâye, kimlik ve üretim biçimi üzerinden değerlendirildiğini düşünüyorum. İnsanlar artık sadece “’yi görünen’ işleri değil, arkasında gerçek bir düşünce ve tutarlı bir dünya olan üretimler görmek istiyor. Farklı disiplinlerin iç içe geçtiği işleri takip ediyorum. Resim, dijital üretim, hareketli görüntü ve mekânsal deneyimlerin birbirine yaklaşması son dönemde çok dikkatimi çekiyor. Sanat artık daha geçirgen bir alana dönüşüyor. Türkiye’de ise gerçekten çok güçlü ve yaratıcı bir potansiyel var. Buradaki sanatçılar zor koşullarda çok yoğun ve özgün üretimler yapabiliyor. Ama uluslararası sahnede sürdürülebilir görünürlük konusunda hâlâ bazı yapısal eksikler olduğunu hissediyorum. Uluslararası galerilerimiz ve sanatçılarımız var ancak özellikle kurumlaşma, arşivleme ve sanatçının uzun vadeli desteklenmesi gibi konularda eksiğiz. Yeni kuşak koleksiyonerler ise daha gerçek, daha kişisel ve özgün üretimlere yöneliyor.

B.: Son olarak, önümüzdeki dönemde teknolojiyle ilişkinizin nasıl evrileceğini öngörüyorsunuz?
S. M.:
Resim yaparken teknoloji ile ilişkim hiçbir zaman sadece teknik bir merak olmadı. Figüratif resmimin sınırlarını nasıl genişletebileceğimle ilgili düşünmemle boyut kazandı. Yani dijital araçları sanatımın doğal bir parçası ve uzantısı olarak görüyorum. Önümüzdeki dönemde özellikle hareket ve zaman duygusu üzerine daha da fazla yoğunlaşmak istiyorum. Resimlerime animasyon öğeleri eklemek, onları çok minimal şekilde hareketlendirmekle ilgili denemeler yapıyorum.  Benim resmimin içinde zaten gizli bir hareket var; ben sadece onu biraz daha görünür hale getirip duygu katmak için çalışmalar yapıyorum. Yapay zekâ ve artırılmış gerçeklik gibi alanlar da tabii ki dikkatimi çekiyor. Ve araç olarak faydalanıyorum. Bu yeni teknolojik araçları anlatmak istediğim duyguya ve görsel dile gerçekten katkı sağladığı noktada kullanmak istiyorum.

Dergimiz her ayın ilk haftası Türk Telekom Dergilik, D&R, Remzi Kitabevi ve tüm seçkin marketlerde…