Mezopotamya’nın köklü hafızasını modern dünyaya taşıyan Selen Mağzalcıoğlu, kültür, aidiyet ve deneyimi odağına alıyor. Otelcilikten girişimciliğe uzanan çok yönlü kariyerinde, markaların güçlü bir hikâye, güven duygusu ve sürdürülebilir bir deneyimle anlam kazandığını vurgulayan Mağzalcıoğlu, geleceğin kazananlarının hafıza ile inovasyon arasındaki dengeyi kurabilenler olacağına dikkat çekiyor.
Kültürel hafızayı modern gastronomi diliyle buluşturan bir şef, otelcilik ve girişimcilik dünyasında kendi hikâyesini kuran bir kadın lider…İnnova Sultanahmet İstanbul Hotel ve 7 Mila Restaurant’ın işletme sahibi olan Mağzalcıoğlu, mutfağa yalnızca yemek üzerinden değil; kültür, hafıza ve misafir deneyimi üzerinden yaklaşan bir bakış açısına sahip. Geleneksel lezzetleri günümüzün dinamikleriyle buluştururken, bir markanın sadece sunduğu ürünle değil, yarattığı duyguyla da kalıcı olduğuna dikkat çekiyor.Otelcilik ve gastronomiyi aynı çatı altında buluşturan Mağzalcıoğlu, bugün markaların yalnızca iyi ürün ya da hizmet sunmasının yeterli olmadığını düşünüyor. Ona göre markalar; güven veren, anlam taşıyan ve güçlü bir deneyim yaratan yapılara dönüşmeli. Bir yanda Mezopotamya’nın binlerce yıllık gastronomi hafızası, diğer yanda modern şehir yaşamının hızlı tüketim alışkanlıkları… Mağzalcıoğlu’na göre geleceğin gastronomisi; hafıza ile inovasyon arasındaki dengeyi kurabilenlerin elinde şekillenecek. Şeflikten yöneticiliğe, yöneticilikten girişimciliğe uzanan kariyer yolculuğunu konuştuğumuz Mağzalcıoğlu ile; kadın liderliğini, sürdürülebilir işletme modellerini, değişen lüks algısını ve gastronominin kültürel gücünü ele aldık.

Boringman: Kariyerinizde sizi bugün bulunduğunuz noktaya taşıyan en önemli kırılma anı neydi?
Selen Mağzalcıoğlu: Benim için en önemli kırılma anı, gastronominin yalnızca mutfakta başlayan ve mutfakta biten bir meslek olmadığını fark ettiğim dönemdi. İlk yıllarımda odağım iyi yemek yapmak ve teknik olarak kendimi geliştirmekti. Ancak zamanla gastronominin kültür, tarih, insan hikâyeleri, misafir deneyimi ve işletme yönetiminin birleştiği çok daha büyük bir dünya olduğunu gördüm. Şeflikten yöneticiliğe, yöneticilikten girişimciliğe uzanan yolculuğum da bu farkındalıkla başladı. Bugün baktığımda beni bulunduğum noktaya taşıyan şey sadece yemek yapmak değil; bir hikâye kurabilmek ve o hikâyeyi sürdürülebilir bir yapıya dönüştürebilmek oldu.


B.: Sizce bugün markaların yalnızca başarılı değil, aynı zamanda “anlamlı” olması neden önemli?
S. M.: Çünkü günümüzde insanlar yalnızca ürün satın almıyor, aynı zamanda bir fikre ve bir değere yatırım yapıyor. Bir markanın neden var olduğunu, neyi temsil ettiğini ve hangi hikâyeyi anlattığını bilmek istiyorlar. Başarı rakamlarla ölçülebilir ama anlam kalıcılığı sağlar. Anlam taşıyan markalar insanların hayatlarında yer edinir, duygusal bağ kurar ve nesiller boyunca yaşayabilir. Bu yüzden benim için her markanın önce bir amacı olmalı.

B.: Peki, otelcilik ve girişimcilik kimliğinizin yanı sıra sizi gastronomi dünyasındaki şef yaklaşımınızla da tanıyoruz. Eğer bugün dünyanın herhangi bir köşesinde sıfırdan yeni bir gastronomi hikâyesi yazacak olsanız, yine köklerinize ve Mezopotamya mutfağına mı dönerdiniz, yoksa artık anlatmak istediğiniz yeni bir kültürel hafıza mı var?
S. M.: Kesinlikle evet. Mezopotamya yalnızca benim köklerim değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en önemli gastronomi hafızalarından biri. Binlerce yıllık tarifler, üretim teknikleri ve kültürel birikim bugün hâlâ ilham vermeye devam ediyor. Ancak ben geçmişi birebir kopyalamak yerine onu günümüzün diliyle yeniden yorumlamayı tercih ederdim. Geleneksel bilgiyi modern tekniklerle buluşturmak bana göre gastronominin geleceği.
B.: Şefler genellikle yeni tatların peşinden koşar. Siz ise köklerin peşinden gidiyorsunuz. Geleceğin gastronomisinde hangisi daha değerli olacak: inovasyon mu, hafıza mı?
S. M.: Bence bu iki kavram birbirinden ayrı düşünülemez. Hafızası olmayan inovasyon kısa ömürlü olur, inovasyondan uzak hafıza ise zamanla müzeye dönüşebilir. Kalıcı olan, geçmişten gelen bilgiyi koruyup onu çağın ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlayabilmektir. Geleceğin gastronomisi de tam olarak bu dengeyi kurabilenlerin elinde şekillenecek.
B.: Değişen tüketici alışkanlıklarıyla birlikte sektörün dinamikleri de dönüşüyor. Bir tarafta fine dining, diğer tarafta daha ulaşılabilir premium bakery konseptleri… Özellikle premium segmentte tüketici alışkanlıklarının değiştiğini düşünüyor musunuz?
S. M.: Eskiden lüks daha çok gösteriş ve erişilemezlikle ilişkilendiriliyordu. Bugün ise insanlar kaliteyi, samimiyeti ve güven duygusunu ön planda tutuyor. Nerede üretildiğini bildiği, içeriğine güvendiği ve arkasındaki hikâyeye inandığı ürünler onlar için daha değerli hale geldi. Yani kısaca günümüzde gerçek lüks şeffaflık ve iyi üretim anlayışıdır.
B.: Mezopotamya mutfağını odağına alan 7 Mila ile güçlü bir gastronomi hikâyesi kurdunuz. Şimdi ise, daha geniş kitlelere hitap eden yeni markanız JRB Pâte à Choux ile karşımızdasınız. Bu kez odağınızda kruvasanlar var…
S. M.: 7 Mila ile Mezopotamya’nın kültürel ve gastronomik mirasını anlatırken, günlük hayatın içinde herkesin ulaşabileceği farklı bir mutluluk yaratmak istedim. JRB Pâte à Choux bu fikirden doğdu. Kaliteli hammaddelerle üretilen, güven veren ve insanların evlerinde kolayca deneyimleyebileceği bir ürün yaratmayı hedefledik. Bir yanda köklü bir kültürel hikâye, diğer yanda günlük yaşamın küçük mutlulukları var gibi görünse de iki markanın ortak noktası aynı: kalite, saygı ve güçlü bir hikâye.
B.: Türkiye’de yeme-içme sektörünün en büyük problemi sizce operasyon yönetimi mi, finansal sürdürülebilirlik mi, yoksa doğru insan kaynağına ulaşamamak mı?
S. M.: Sektörün en büyük sorununun sürdürülebilirlik olduğunu düşünüyorum. Artan maliyetler, insan kaynağı yönetimi ve kalite standartlarını koruma zorunluluğu işletmeleri ciddi şekilde zorluyor. Günümüzde başarılı olmak için sadece iyi yemek yapmak yeterli değil. Finansal yönetimden ekip organizasyonuna kadar güçlü sistemler kurabilmek gerekiyor. Uzun ömürlü işletmeleri ayakta tutan da bu sistemler.
B.: Mezopotamya mutfağında yemek çoğu zaman yalnızca yemek değil; aidiyetin, hafızanın ve aile bağlarının taşıyıcısı. Aynı zamanda bir anne olarak bugün kendi evinizde o kültürü yaşatmaya özellikle özen gösterdiğiniz gelenekler var mı?
S. M.: Evet, aile sofralarının çok önemli olduğuna inanıyorum. Çocuklarımla birlikte yemek hazırlamayı, büyüklerimizden öğrendiğimiz tarifleri paylaşmayı ve yemeklerin arkasındaki hikâyeleri anlatmayı seviyorum. Benim için yemek yalnızca beslenmek değil; aynı zamanda kültür aktarımı ve aile bağlarını güçlendiren bir araç.
B.: Yönetim kurulu masalarında hâlâ yeterince kadın temsil edilmiyor. Sizce bunun temel sebebi fırsat eşitsizliği mi, yoksa kadınların üst düzey yöneticiliğe giden yolda karşılaştıkları görünmeyen engeller mi? Siz kendi yönetim modelinizi oluştururken bu dengeyi nasıl kurdunuz?
S. M.: Öncelikle fırsat eşitliğinin gerçek anlamda sağlanması gerekiyor. Kadınlar çoğu zaman aynı noktaya gelebilmek için daha fazla mücadele etmek zorunda kalabiliyor. Bunun yanında rol model kadın liderlerin görünürlüğünün artması da çok önemli. Genç kadınların kendilerini o pozisyonlarda hayal edebilmeleri için başarılı örnekleri daha fazla görmeleri gerekiyor. Yıllar içinde disiplin ile empati arasında bir denge kurmaya çalıştım. Sonuç odaklı olmak önemli ama insanı merkeze almadan sürdürülebilir başarı elde etmek mümkün değil. Ekibimin yalnızca performansını değil, gelişimini ve motivasyonunu da önemsiyorum. Güven ortamı oluştuğunda insanların potansiyellerini çok daha iyi ortaya koyduklarını düşünüyorum.
B.: Genç girişimcilere bugün mutlaka bilmeleri gerektiğini düşündüğünüz en önemli tavsiye ne olurdu?
S. M.: Bir fikre âşık olmadan önce müşteriyi anlamaya çalışsınlar. Harika bir ürününüz olabilir ancak doğru iş modeli yoksa uzun vadede başarılı olmak zorlaşır. Tutku çok önemli ama sürdürülebilirliği sağlayan şey sistem kurabilmektir. Sabırlı olmak, öğrenmeye açık kalmak ve değişime hızlı uyum sağlamak da günümüz girişimciliğinin vazgeçilmezleri arasında.
B.: Son olarak, geleceğin iş dünyasında kadın liderlerin rolünü nasıl görüyorsunuz?
S. M.: Kadın liderlerin önümüzdeki dönemde çok daha etkili ve belirleyici olacağına inanıyorum. Özellikle empati, kriz yönetimi, iletişim ve çok yönlü düşünme gibi yetkinliklerin önem kazandığı bir dünyada kadınların güçlü bir avantajı bulunuyor. Geleceğin liderliği daha kapsayıcı, daha iş birliğine açık ve daha insan odaklı olacak. Bu dönüşümün merkezinde de kadın liderlerin yer alacağını düşünüyorum.

